Manisa Son Haber

APO, NELSON MANDELA’YA DÖNÜŞÜR MÜ? / Ahmet Orhan Yazdı...

GENEL

Nelson Mandela, ırk temelli bir devlet sistemine karşı mücadele etti. Güney Afrika’da siyah çoğunluk, kendi ülkesinde oy kullanma hakkından mahrumdu. Seçilme hakkı yoktu. Devlet kadrolarında yer alamıyordu.

Güney Afrika’daki Apartheid rejimiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal düzenini kıyaslamak; tarihsel bağlamı zorlamak, kavramları esnetmek ve kamuoyunu yanlış bir zemine taşımaktır.

DEM Partili bir milletvekilinin televizyon ekranlarında yaptığı, “Mandela nasıl cumhurbaşkanı olduysa, Abdullah Öcalan da olabilir” minvalindeki değerlendirme, sadece bir siyasi temenni değil; aynı zamanda bilinçli bir tarihsel benzetme girişimidir. Ancak bu benzetmenin ayakları yere basıyor mu?

Önce tarihsel zemini doğru koyalım.

Nelson Mandela, ırk temelli bir devlet sistemine karşı mücadele etti. Güney Afrika’da siyah çoğunluk, kendi ülkesinde oy kullanma hakkından mahrumdu. Seçilme hakkı yoktu. Devlet kadrolarında yer alamıyordu. Şehirlerin merkezlerinde yaşaması dahi yasaktı. Apartheid, hukuka geçirilmiş bir ırk ayrımcılığıydı. İnsanlar yalnızca ten renkleri nedeniyle sistematik biçimde dışlanıyordu.

Mandela’nın cumhurbaşkanlığı, bir ırk rejiminin yıkılması ve siyasal hakların iadesi sürecinin sonucudur.

Türkiye Cumhuriyeti’nde ise seçme ve seçilme hakkı etnik kökene bağlı değildir. Kürt kökenli vatandaşlar, cumhuriyet tarihi boyunca Meclis’te yer almış, bakanlık yapmış, bürokrasinin üst kademelerinde görev üstlenmiş, siyasi parti kurmuş ve seçimlere katılmıştır. Devletin anayasal düzeninde, etnik kimliğe dayalı bir yasak ya da dışlama mekanizması bulunmamaktadır.

Dolayısıyla Güney Afrika’daki siyahların statüsü ile Türkiye’deki Kürt vatandaşların konumu arasında yapısal bir benzerlik kurmak mümkün değildir.

Türkiye’de “eşit vatandaşlık” kavramı zaman zaman muğlak bir biçimde dolaşıma sokulmaktadır. Oysa anayasal çerçeve nettir: Devlet, bireyi esas alır. Kanun önünde herkes eşittir. Devlet, vatandaşlarını etnik kimliğine göre sınıflandırmaz; herhangi bir etnik gruba özel siyasal imtiyaz tanımaz. Cumhuriyetin temel tercihi budur: Kimliklere göre değil, vatandaşlık bağına göre siyasal birlik.

Mandela benzetmesi ise farkında olarak ya da olmayarak başka bir modele kapı aralamaktadır: Etnik kimliğin siyasal statüye dönüştürülmesi.

Irak’ta cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve Meclis Başkanlığı makamları fiilen etnik ve mezhepsel kotaya bağlanmıştır. Cumhurbaşkanının Kürt, başbakanın Şii, Meclis Başkanının ise Sünni olması yönünde bir teamül oluşmuştur. Bu sistem, devleti ortak vatandaşlık zemininden çıkararak kimlik dengeleri üzerine oturtur. Türkiye’nin kuruluş felsefesi ise bunun tam tersidir.

Cumhuriyet, yeni bir “etnik milletler federasyonu” değil; ortak bir siyasal millet inşa etmiştir. Devletin “körlüğü” bir eksiklik değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü devletin kimlik görmesi, kimlik üzerinden siyaset üretmesi anlamına gelir. Bu durum ise uzun vadede toplumsal bütünleşmeyi değil, ayrışmayı derinleştirir.

Elbette bireysel hakların genişletilmesi, özgürlük alanlarının güçlendirilmesi ve hukuk devletinin tahkimi her zaman tartışılabilir ve geliştirilebilir. Ancak kolektif kimlikler üzerinden yeni bir siyasal statü üretme arayışı, cumhuriyetin üniter yapısıyla bağdaşmaz.

Türkiye Cumhuriyeti, etnik kimliklere göre makam dağıtan bir devlet değildir ve olmamalıdır. Apartheid’in küllerinden doğan bir liderlik ile silahlı mücadele geçmişi üzerinden siyasal meşruiyet üretme çabasını aynı terazide tartmak; tarihi de hukuku da zorlama girişimidir.

Cumhuriyetin gücü, kimlikleri siyasal ayrıcalığa dönüştürmemesinde; vatandaşlığı ortak payda olarak korumasındadır. Eğer bu payda zedelenirse, mesele bir kişinin cumhurbaşkanı olup olmaması değil, devletin hangi temelde ayakta kalacağıdır.

19 Şubat 2026

Ahmet Orhan

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.