Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ramazan ayı dolayısıyla okullarda çeşitli etkinlikler yapılmasına yönelik yayımladığı genelge, Türkiye’de uzun yıllardır zaman zaman yeniden alevlenen laiklik tartışmasını bir kez daha gündeme taşıdı. Genelgeye yönelik eleştiriler ile bunu toplumun dinî hassasiyetlerini dikkate alan bir yaklaşım olarak değerlendiren görüşler arasında ortaya çıkan tartışma, aslında Türkiye’de devlet ile toplum arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına dair daha derin bir sorunun işaretlerini de taşımaktadır.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile Millî Eğitim Bakanı arasındaki laiklik temelli tartışmayı da bu kapsamda not etmek yerinde olacaktır.
Bu tartışmaların merkezinde dolaylı olarak Cumhuriyet Halk Partisi de yer almaktadır. Laiklik konusunda hassasiyetleri yüksek olan bazı çevrelerin tepkileri ile CHP’nin son yıllarda toplumun inanç dünyasıyla daha yakın temas kurmaya çalışan siyasal dili arasında, muhafazakâr siyasetle zaman zaman dikkat çekici bir gerilim ortaya çıkmaktadır.
Oysa meseleye biraz daha geniş bir perspektiften bakıldığında, Türkiye’de yaşanan tartışmanın din ile laiklik arasında bir çatışma olmadığı açıkça görülebilir. Tartışmanın özü, laik devlet düzeni ile toplumun güçlü inanç dünyası arasında sağlıklı bir dengenin nasıl kurulacağı meselesidir.
Cumhuriyet’in kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk, laikliği Türkiye’ye kazandırırken din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını amaçlamıştı. Bu ilke, devletin herhangi bir dinî otoriteye dönüşmesini engellerken, aynı zamanda vatandaşların inanç özgürlüğünü güvence altına alan bir düzen kurmayı hedefliyordu. Laiklik, yalnızca bir yönetim anlayışı değil, inananların da güvencesi olarak düşünülmüştü.
Türkiye’nin sosyolojik gerçekliği ise son derece açıktır. Toplumun büyük çoğunluğu Müslümandır ve dinî değerler gündelik hayatın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ramazan ayı, dinî bayramlar, cuma namazları ya da taziye ziyaretleri yalnızca bireysel ibadet alanları değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmanın ve ortak kültürün güçlü sembolleridir. Bu nedenle toplumun inanç dünyasını bütünüyle görmezden gelen bir siyaset anlayışının geniş kitlelerle kalıcı bir bağ kurması hiç de kolay değildir.
Siyasetin toplumla yeniden temas arayışı
Son yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu toplumsal gerçekliği daha yakından dikkate alan bir siyasal dil geliştirme çabası içinde olduğu görülmektedir. Kemal Kılıçdaroğlu döneminde başlayan, toplumun farklı kesimleriyle barışma ve daha geniş bir seçmen tabanına ulaşma arayışı; bugün Özgür Özel yönetiminde de farklı biçimlerde devam etmektedir.
Parti yöneticilerinin taziye ziyaretlerine katılması, Ramazan aylarında düzenlenen iftar programları, dinî bayramlarda toplumla iç içe kutlamalar yapılması ve zaman zaman cuma namazı çıkışlarında vatandaşlarla buluşulması, bu yeni siyasal yaklaşımın pratik örnekleri olarak dikkat çekmektedir.
Elbette bu tür temaslar bazı çevreler tarafından yalnızca sembolik siyasi jestler olarak görülebilir. Hatta radikal laik kesimlerde tepkiyle karşılanabilir. Ancak Türkiye’nin toplumsal yapısı dikkate alındığında, bu temasların daha geniş bir anlam taşıdığı da söylenebilir. Çünkü siyaset, toplumun değer dünyasıyla bağ kurabildiği ölçüde güçlüdür.
Toplumun inançlarına mesafeli duran bir dil de, inancı siyasetin keskin bir aracı hâline getiren bir yaklaşım da Türkiye’nin ihtiyacı olan dengeyi kuramaz.
Tam da bu noktada Cumhuriyet Halk Partisi’nin önünde önemli bir tarihî fırsat bulunmaktadır. Eğer CHP, laiklik ilkesini toplumun inanç dünyasıyla çatışan ideolojik bir söylem olarak değil; tam tersine herkesin inancını özgürce yaşayabilmesini güvence altına alan demokratik bir ilke olarak anlatabilirse, Türkiye’de yıllardır süren gereksiz gerilimlerin önemli bir kısmı da doğal olarak yumuşayacaktır.
Bu yalnızca bir partinin oy tabanını genişletmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda Türkiye’de laiklik ile muhafazakârlık arasındaki keskin karşıtlığın yerini daha olgun ve kapsayıcı bir siyasal kültürün almasına da katkı sağlayabilir.
Türkiye’nin siyasal tarihinde laiklik ile muhafazakârlık arasındaki tartışma, çoğu zaman iki yakası arasında köprü kurulmamış bir nehre benzemiştir. Oysa demokrasilerin gücü, bu iki yakayı birbirine bağlayabilen köprüler inşa edebilme becerisinde yatar.
Eğer Cumhuriyet Halk Partisi, laikliği toplumun inanç dünyasıyla barıştıran bir siyasal yaklaşımı kalıcı hâle getirebilirse, bu yalnızca partinin iktidar yürüyüşünü güçlendirmekle kalmayacak; aynı zamanda Türk demokrasisinin daha olgun, daha kapsayıcı ve daha huzurlu bir evreye ulaşmasına da önemli bir katkı sağlayacaktır.
20 Mart 2026
Ahmet Orhan