Manisa Son Haber

Devlet Bahçeli, Terörsüz Türkiye’nin mi, Yoksa Apo’nun mu Umudu? / Ahmet Orhan Yazdı...

GÜNDEM

Daha da dikkat çekici olan ise “umut hakkı” tartışmasının siyasetin merkezine yerleşmesidir. Abdullah Öcalan bağlamında gündeme gelen bu kavram, hukuki olduğu kadar sembolik bir anlam da taşımaktadır. Çünkü burada tartışılan yalnızca bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda devletin terörle mücadeledeki kararlılık algısıdır.

Terörle mücadelede tavizsiz duruşun sembolü olarak görülen bir siyasi hareketin bugün verdiği mesajlar; güvenlik, siyaset ve demokratik meşruiyet ekseninde yeni tartışmaları beraberinde getiriyor.

Türkiye, uzun süredir MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan ve “terörsüz Türkiye” hedefi etrafında şekillenen bir süreci konuşuyor. Bu hedef, toplumun geniş kesimlerinde karşılık bulan, meşru ve gerekli bir beklentidir. Ancak bu hedefe giden yolun nasıl şekillendiği, hangi yöntemlerin benimsendiği ve verilen siyasi mesajların niteliği, en az hedefin kendisi kadar önemlidir.

Sürecin başlangıç günlerinde kamuoyuna sunulan çerçeve oldukça netti: PKK ve tüm uzantılarının silah bırakması, örgütsel yapıların tasfiye edilmesi ve terörün tamamen sona erdirilmesi. Bu söylem, özellikle milliyetçi hassasiyeti yüksek seçmen nezdinde güçlü bir destek buldu. Çünkü bu yaklaşım, MHP’nin ve Devlet Bahçeli’nin yıllardır savunduğu güvenlik merkezli politikalarla uyumlu bir tablo çiziyordu.

Ne var ki bugün gelinen noktada, hem Suriye sahasındaki gelişmeler hem de iç politikada dillendirilen bazı başlıklar, başlangıçtaki çerçeve ile mevcut tablo arasında bir mesafe oluştuğu algısını güçlendiriyor. SDG’nin Suriye denkleminde fiili bir aktör olarak kabul görmesi ve silahlı unsurlarının yeni Suriye yapılanması içinde yer almasına imkân tanınabileceğine dair değerlendirmeler, “İlk tezlerden geri adım mı atılıyor?” sorusunu gündeme taşıyor.

Daha da dikkat çekici olan ise “umut hakkı” tartışmasının siyasetin merkezine yerleşmesidir. Abdullah Öcalan bağlamında gündeme gelen bu kavram, hukuki olduğu kadar sembolik bir anlam da taşımaktadır. Çünkü burada tartışılan yalnızca bir hukuk meselesi değil, aynı zamanda devletin terörle mücadeledeki kararlılık algısıdır.

Hayatı boyunca bölücülüğe karşı sert bir siyasi dil kullanmış bir liderin, bugün bu başlığın tartışıldığı bir sürecin ana aktörlerinden biri hâline gelmesi, kamuoyunda doğal olarak sorgulanmaktadır. Bu sorgulama yalnızca muhalefet çevrelerinde değil, milliyetçi seçmenin büyük bölümünde de hissedilmektedir.

Öte yandan, eşit vatandaşlık, anadilde eğitim ve yerel yönetimlerin yetki alanlarının genişletilmesi gibi başlıklar da yeniden gündeme gelmektedir. Bu kavramlar demokratik toplumlarda tartışılabilir olmakla birlikte, Türkiye’nin üniter yapısı ve anayasal düzeni bağlamında hassasiyet taşımaktadır. Kavramların içeriği netleşmeden yürütülen tartışmalar, toplumsal kaygıları artırabilmektedir.

Burada asıl mesele, böylesine köklü dönüşümlerin demokratik meşruiyet zeminidir. Seçim beyannamelerinde açıkça yer almayan ve millete doğrudan anlatılmamış değişimlerin, mevcut parlamento aritmetiğiyle hayata geçirilmesi, kaçınılmaz olarak meşruiyet tartışmalarını beraberinde getirir. Bu ölçekte dönüşümler, ya yenilenmiş bir parlamento iradesiyle ya da doğrudan milletin onayına sunulacak referandumlarla ele alındığında daha sağlam bir zemine oturur.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; güvenlik ile demokrasiyi karşı karşıya getiren bir tercih değil, her ikisini birlikte güçlendiren şeffaf bir siyaset anlayışıdır. Terörü bitirme hedefi, toplumsal mutabakatla desteklenmediği sürece kalıcı bir başarıya dönüşemez. Asıl soru ise şudur: Bu süreç, toplumsal uzlaşıyı büyüten bir yol mu olacak, yoksa yeni tartışmaların kapısını mı aralayacak?

06 Şubat 2026 

Ahmet Orhan

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.