Terör, sadece silahla değil; meşruiyet üretme çabasıyla da varlık gösterir. Türkiye’de son dönemde ortaya çıkan tablo, mücadelenin artık sahada değil, zihinlerde de verildiğini açıkça göstermektedir.
Düne kadar 4 Nisan denince aklımıza, Türk milliyetçi bir gençliğin yetişmesi için ömrünü vakfetmiş Alparslan Türkeş’in ebediyete uğurlandığı ve milletin hafızasında derin iz bırakan yıl dönümü gelirdi. Bugün ise bu tarihi, Türk milletinin nezdinde anlamını yitirecek bir başka gerçek gölgelemektedir: Gelmiş geçmiş dünyanın en kanlı terör örgütünün eli kanlı kurucusu Abdullah Öcalan’ın doğum günü bahanesiyle yapılan kutlamalar… Bu tablo, eli kanlı birinden bir Gandhi ya da Mandela yaratma çabası olarak sunulmaya çalışılmaktadır ve Türk milletinin büyük çoğunluğunda derin kaygılar uyandırmaktadır.
Türkiye’de uzun yıllardır sürdürülen terörle mücadele, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda devletin varlığına, milletin birliğine ve toplumsal hafızaya yönelik bir mücadeledir. Ancak son dönemde ortaya çıkan bazı görüntüler, bu mücadelenin seyrine dair ciddi soru işaretlerini de beraberinde getirmektedir.
Terör örgütünün elebaşının doğum günü bahanesiyle yapılan kutlamalar, yürüyüşler ve atılan sloganlar; sıradan bir toplanma faaliyeti olarak değerlendirilemez. Bu tablo, açık bir şekilde bir “meşruiyet üretme” çabasıdır.
Geçmişte yaşanan bazı süreçler, bugün karşı karşıya kaldığımız tablonun zeminini anlamak açısından önemli ipuçları sunmaktadır. Nitekim 2009 yılında başlatılan ve kamuoyunda “açılım süreci” olarak bilinen dönemde, terör örgütü mensuplarının sınır kapılarında karşılanması, “iyi niyet” söylemleri eşliğinde kamuoyuna sunulan görüntüler ve hukuki tartışmalara konu olan uygulamalar, uzun süre Türkiye’nin gündeminde yer almıştı. O dönem ortaya çıkan tablolar, devletin iyi niyetli adımlarının nasıl farklı algı ve beklentilere dönüştürülebildiğini açıkça göstermiştir.
Bugün ise benzer bir zihniyetin çok daha ileri bir noktaya taşındığı görülmektedir. Artık mesele yalnızca geçmişteki tartışmalı görüntüler değil; terörün açık ve pervasız bir şekilde kendisini ifade edebildiği, söylemini dayatma noktasına taşıdığı yeni bir evreyle karşı karşıyayız.
Bu noktada mesele artık yalnızca güvenlik değildir. Bu, doğrudan doğruya devletin otoritesine yönelmiş bir sınamadır.
Bugün gelinen noktada, terör eylemlerine karışmış isimlerin kalabalıklar önünde konuşmalar yapabilmesi, alkışlanması ve yönlendirici bir dil kullanabilmesi; yalnızca bir güvenlik zafiyeti değil, aynı zamanda psikolojik üstünlük kurma çabasının bir parçasıdır.
Ve en kritik soru şudur:
Bu tablo karşısında devletin refleksi ne olacaktır?
Sahadaki görüntüler, çoğu zaman doğrudan müdahale yerine kontrollü bir izleme hâli sergilendiğini göstermektedir. Bu durum, kamuoyunda “devlet geri mi çekiliyor?” sorusunu gündeme taşımaktadır.
Siyaset kurumunun bu tablo karşısındaki dağınık ve etkisiz görüntüsü ise sorunu daha da derinleştirmektedir. Toplumsal hassasiyetlerin bu denli yükseldiği bir ortamda, güçlü ve ortak bir duruş sergilenememesi, “sessizlik” değil; doğrudan bir boşluk üretmektedir.
Bugün yaşananlar bir “ifade özgürlüğü” tartışması değildir. Bugün yaşananlar, devletin hafızasına, meşruiyetine ve otoritesine yönelmiş sistematik bir meydan okumadır.
Hafızasını koruyamayan devlet, önce bütünlüğünü, sonra varlığını kaybeder.
06 Nisan 2026
Ahmet Orhan