Adalet terazisi şaşarsa…
Son günlerde Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı taslağın komisyondan geçerek devletin en üst makamlarına sunulması; adalet, af ve hukuk devleti kavramlarını yeniden tartışmaya açtı.
İşte bu yazı, tam da böyle bir atmosferde; hukukun pusulasının yönünü, adalet terazisinin dengesini ve vicdanların sesini düşünmenin bir neticesi olarak kaleme alındı.
Türkiye bazen bir aynalar ülkesi gibi…
Her bakışta başka bir yüz, her tartışmada başka bir hakikat beliriyor. Aynı gökyüzünün altında yaşayan insanlar, adalet denilen kavramı sanki farklı mevsimlerde yaşıyor. Kimi için bahar, kimi için bitmeyen bir kış…
Bir tarafta geçmişi ağır suçlarla yüklü olanlar için af ve umut kapılarının aralanmasından söz ediliyor; diğer tarafta ise suçu henüz hükümle sabit olmamış insanların dar koridorlarda, uzun gölgeler altında bekletildiği görülüyor. Bu manzara, toplumun vicdanında ince bir çatlak açıyor. Çünkü adalet, çatlakları sevmez; ya bütündür ya da kırık.
Hukukun kadim bir sözü vardır: Suç ispat edilene kadar herkes masumdur.
Bu söz, yalnızca hukuk kitaplarının satır arası değildir; insanlığın birbirine verdiği bir teminattır. Devletin gerçek gücü, cezalandırma kudretinde değil; masumu koruma iradesinde gizlidir. Adalet, öfkenin ateşiyle değil, aklın serinliğiyle dağıtılır.
Ne var ki zaman zaman adaletin yönü şaşıyor gibi…
Fiillerden çok failler konuşuluyor. Eylemlerden çok aidiyetler tartılıyor. “Bölücü katillere af, eski yoldaş isyancılara zindan” diye özetlenen çelişkiler, kulaktan kulağa dolaşan bir siteme dönüşüyor. Eğer hukuk, kişiye göre elbise değiştirirse; adalet artık terzi işi olur, ilke olmaktan çıkar.
Oysa adalet terazisi, tarttığı şeyin kim olduğuna bakmaz; ne olduğuna bakar. Terazinin gözünü bağlayan şey de budur zaten: Tarafsızlık. Eğer o bağ çözülürse, terazinin kefeleri vicdanlara değil, rüzgâra göre sallanır.
İnsanları ve suçları ortak paydalara, siyasi etiketlere, ideolojik saflara göre tasnif etmek; adaleti bir muhasebe defterine çevirmektir. Oysa adalet matematik değil, ahlaktır. Demokrasi ise çoğunluğun arzusunu hukuk kılığına sokmak değil; herkes için aynı hukuku ayakta tutabilmektir.
İyi yönetici, kendisini kurallarla sınırlayabilen kişidir. Kanun, yönetici için bir zincir değil; pusuladır. Pusulasını kaybeden gemi güçlü olabilir, hızlı olabilir; ama yönünü er ya da geç yitirir. Devlet de böyledir: Gücü kurallarla dengelenmezse, güveni aşınır.
En tehlikeli kırılma ise adalete olan inancın zedelenmesidir. İnsanlar hukukun kişilere göre eğilip büküldüğüne inanırsa, ortak gelecek duygusu da zayıflar. Çifte standart, bir milletin temeline sessizce yerleştirilmiş bir dinamittir; patladığında önce güveni, sonra birliği sarsar.
Sonunda mesele şuraya varır:
Adalet, kimin için istendiğiyle değil; herkes için istenip istenmediğiyle anlam kazanır. Gerçek adalet, dostuna da yabancına da aynı mesafede durabilmektir. Terazinin bir kefesi ağır bastığında, yalnız bir taraf değil; bütün toplum eksilir.
Çünkü adalet şaşarsa, devletin direği eğilir.
Direği eğilen bir çatının altında ise kimse kendini güvende hissedemez.
17 Şubat 2026
Ahmet Orhan