Manisa Son Haber

İBB YARGILAMASI VE ADALETİN DERİN YARASI (3)

GÜNDEM

İnsanların mahkemelere güveninin dip yapması, sadece hukukçuların tartışacağı teknik bir sorun değildir. Bu, ülkenin birliği, milli bütünlüğü ve demokratik geleceğiyle doğrudan ilgilidir.

 3. BÖLÜM

BİR DAVANIN ÖTESİNDE: ADALET, DEVLET VE ÇIKIŞ YOLU

İBB yargılaması, yalnızca bir belediye başkanının davası değil; Türkiye’de yargıya güvenin, devlet-toplum ilişkilerinin ve milli birliğin geleceğini test eden kritik bir eşik.

İnsanların mahkemelere güveninin dip yapması, sadece hukukçuların tartışacağı teknik bir sorun değildir. Bu, ülkenin birliği, milli bütünlüğü ve demokratik geleceğiyle doğrudan ilgilidir.

Bir toplum düşünün:

– Vatandaş, haksızlığa uğradığında mahkemeye gitmekten umudunu kesmiş;

– “Sonuç, kimin daha güçlü olduğuna göre değişir” kanaati yaygınlaşmış;

– Haklı olmanın değil, güçlü olmanın kazandırdığına inanılır hale gelmiş…

Böyle bir toplumda önce devletle vatandaşın bağı zayıflar, ardından insanlar birbirine güvenini kaybeder. Öngörülebilir, güvenilir bir hukuk sistemi olmadan ne demokrasi kök salabilir ne de ekonomik istikrar kalıcı hale gelebilir.

Hukuk güvencesi zayıf ülkelerden yatırımcı uzak durur; gençler ise “Bu memlekette adalet yok” duygusuyla bavullarını başka ülkelere çevirir.

Devletin en güvenilir kurumları arasında mahkemelerin gösterilmediği bir yerde hiçbir kurum, aslında kendini güvende hissedemez. Çünkü adaletin olmadığı yerde herkes, bir gün haksız yere sanık sandalyesine oturabileceğini bilir.

TÜRKİYE YENİDEN GEVENİLİR BİR YARGIYA KAVUŞABİLİR Mİ?

Kavuşmak zorundadır. Aksi halde ne Avrupa Birliği hedefi ciddiye alınır, ne ekonomik istikrar sağlanır, ne de toplumsal barış kalıcı olur. İBB davası bu açıdan bir alarm zili gibidir; “Bu yoldan geri dönün” diyen bir toplumsal çağrıya dönüşmüş durumdadır.

Bu noktada atılması gereken temel adımlar özetle şunlardır:

- Yargı bağımsızlığının gerçekten güvence altına alınması, Hâkimler Savcılar Kurulu’nun siyasi etkiden arındırılması,

- Yolsuzlukla mücadelede “sıfır tolerans” ilkesinin, iktidar–muhalefet ayrımı gözetmeden uygulanması,

- Belediye soruşturmaları dâhil tüm kamu süreçlerinin şeffaf, net ölçütlere dayalı ve toplumsal denetime açık hale getirilmesi,

- Yargı mensuplarının atama ve terfilerinde liyakat ve meslekî performansın esas alınması,

- Siyasetçilerin diliyle yargı üzerinde baskı kurulmasına ve mahkeme kararlarının “bizim sayemizde alındı” diye sahiplenilmesine son verilmesi.

Bu adımlar atılmadan “hukuk devleti” söylemi, vatandaşın gözünde inandırıcılık taşımaz.

Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın kalbinde aynı soru dolaşıyor:

“Haksızlığa uğrarsam, hakkımı alabilir miyim?”

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında yürütülen yargılama, işte bu sorunun etrafında şekilleniyor.

Bu dava, yalnızca bir belediye başkanının geleceğini değil, Türkiye’de adalet duygusunun, hukuk devleti iddiasının ve milli birlik bilincinin geleceğini de sınavdan geçiriyor.

Türkiye, yeniden en güvenilir kurumları arasında mahkemelerin gösterildiği bir ülke olmak zorunda. Çünkü adaletin olmadığı yerde ne milli birlikten ne toplumsal barıştan ne de gençlerin geleceğe güvenle baktığı bir ülkeden söz edilebilir.

Adalet yerini bulursa, İBB yargılaması gibi davalar geride sadece hukuki dosyalar olarak kalır. Ama adalet yara almaya devam ederse, kaybolan yalnızca bir hukuk düzeni olmayacak; bir milletin birbirine ve devletine duyduğu güven de yavaş yavaş eriyecektir.

18 Kasım 2025

Ahmet Orhan

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.