Türkiye, her ne zaman sorunlarını görüşmeler ve diyalog yoluyla çözmeye yönelse, neredeyse refleks hâlinde çeşitli provokasyonlarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu provokasyonların bir kısmı dış kaynaklıdır; bir kısmı ise bizzat sürecin muhatapları tarafından yapılmaktadır.
Nitekim terörsüz Türkiye hedefi doğrultusunda mesafe alınmak istenirken, DEM Parti içinden bazı milletvekillerinin Türkiye’nin hassasiyetlerini hiçe sayan, doğrudan Dışişleri Bakanı’nın şahsını hedef alan ifadeler kullanması bunun açık örneklerinden biridir.
Bu durum bununla da sınırlı kalmamaktadır. Türkiye’nin güney bölgesi, sistematik biçimde Irak’ın kuzeyiyle ve Suriye’deki silahlı Kürt yapılarıyla özdeşleştirilmeye çalışılmakta; SDG gibi yapılar dolaylı biçimde meşrulaştırılmakta ve korunmaktadır. Bu çabalar, çözüm arayışlarını ilerletmek bir yana, toplumsal fay hatlarını daha da derinleştirmektedir.
Son günlerde yaşanan bazı “garip” gelişmeler de bu tabloyu tamamlamaktadır. Çok sayıda PKK’lı terörist ortalıkta serbestçe dolaşırken, terör suçlarından defalarca mahkûm olmuş Leyla Zana’nın tribünlerden küfürle hedef alınması, elbette üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. Karanlık eller tarafından seçmeli olarak ortaya konmuş bir provokasyon ihtimali üzerinde mutlaka durulmalıdır.
Ancak burada asıl mesele tribünlerin kendisi değil, tribünlerde biriken toplumsal tepkinin kaynağıdır. Tribünler, spor müsabakalarının doğası gereği kontrolü zor, duyguların anlık patlamalarla dışa vurulduğu alanlardır. Bu alanlarda ortaya çıkan tepkiler, çoğu zaman toplumun geniş kesimlerinde biriken rahatsızlıkların yansımasıdır.
Bugün tribünlerin verdiği mesaj, Türkiye’de yürütülen sürecin doğru yönetilmediği kanaatinin giderek yaygınlaştığını göstermektedir. Buna rağmen, bölücü terör suçları nedeniyle defalarca ceza almış bir ismin Meclis Başkanvekilliği sıfatıyla kürsüden “onur” ve “kırmızı çizgi” ilan edilmesi, toplumsal vicdanla bağdaşmamaktadır. Bu tavır, süreci sahiplenmesi beklenen kitleleri daha da uzaklaştırmaktadır.
Keşke mesele bununla sınırlı kalsaydı. Yıllarca Bölücü Kürtçü Hareket’e karşı en kararlı mücadeleyi vermiş, Ülkücü Milliyetçi Hareket’in kurucu lideri Alparslan Türkeş’in adının, “Leyla Zana’ya kızım dediği” gibi tartışmalı ve bağlamından kopuk iddialarla bu sürece meze edilmesi ise ayrıca hayret vericidir.
Unutulmamalıdır ki bu ülkede sayısız kadın PKK tarafından katledilmiş, cinsel istismara uğramış, zorla dağa çıkarılmıştır. Genç öğretmenlerimiz, masum insanlar hunharca öldürülmüştür. Böylesi bir hafıza tazeyken, tribünlerdeki öfkeyi görmezden gelip bu öfkeye ağır cezalar talep etmek; süreci rahatlatmak bir yana, daha da kırılgan hâle getirmektedir.
Türkiye bu süreci gerçekten başarıyla sonuçlandırmak istiyorsa, en büyük sorumluluk süreci talep edenlere düşmektedir. Toplumsal hassasiyetleri yok sayarak, semboller üzerinden meydan okuyarak, geçmişin acılarını hiçe sayarak ilerlemek mümkün değildir. Aksi takdirde, daha önce yaşandığı gibi bu süreç de başarısızlıkla sonuçlanacaktır.
Türk milleti, kendisine rağmen yürütülen hiçbir sürece ikinci kez destek vermeyecektir.
22 Aralık 2025
Ahmet Orhan