Türkiye, onlarca sorununa rağmen neredeyse tamamen “Terörsüz Türkiye” projesine ve ülkemizin içinde bulunduğu coğrafyada millî bekamızı tehdit eden iç ve dış gelişmelere odaklanmış durumda.
Ne asgari ücretle açlık sınırının altında yaşayan insanlarımızı,
Ne emeklilik günlerinde rahat edeceğini düşünüp büyük hayal kırıklığı yaşayan emeklilerimizi,
Ne kilosunu 1 liraya satmak mecburiyetinde bırakılan çiftçilerimizi,
Ne daha ergen bile olmadan fırsat eşitliğinden mahrum kalan çocuklarımızı,
Ne doktorlardan randevu bulmakta zorlanan hastalarımızı,
Ne her gün katledilişine çaresizce şahit bırakıldığımız kadınlarımızı,
Ne uyuşturucunun pençesine terk edilmiş her yaştan vatandaşımızı,
Ne herkese eşit adalet dağıtamayışımızı konuşamaz olduk.
Varsa yoksa terimler, tanımlar!
İşte böylesine karartılmış bir ortamda gündem, 30 tane terör silahının yakılması etrafında şekillenmekte.
PKK adına süreci hükümet nezdinde yürüten DEM Parti ziyaret ve görüşmelere devam etmektedir.
Bu günlerde Bahçeli’nin “kurucu önder” tanımlamasına nail olan APO’nun talepleri, öncelikle MHP kurmaylarına iletilerek yeni bir safhaya geçilmekte.
Son ziyarette gazetecilerin DEM Parti görüşmesine dair sorularına Bahçeli’nin verdiği cevap son derece manidardır.
Ziyarette hangi konuların görüşüldüğünü cevaplamaktan imtina eden MHP Genel Başkanı, “ahraz” olduğunu söyleyerek soruların önünü kesmiştir.
Bahçeli “ahraz” olmaya devam etse de DEM Parti, ihtiyaç duyulan sızdırmaları yapmaktadır.
Nelerin talep edildiğini, nelerin müzakere edildiğini konuya ilgi duyan herkesin anlamasını sağlamaktalar.
Nedense Sayın Bahçeli, PKK/DEM Parti ile Cumhur İttifakı arasında pazarlıklar yapıldığını, müzakereler yürütüldüğünü ifade eden çevreleri –özellikle de Türk milliyetçilerini– ihanetle suçlayarak müfteri ilan etmektedir.
Oysa müzakerenin varlığı her vesileyle DEM Parti sözcülerince belirtilmektedir.
Bu noktada Bahçeli, adını telaffuz etmeden en çok da ülkücü genel başkanlara hiddetlenmekte.
Onları güya muhatap almayıp yardımcıları seviyesinde görmekte.
Bu türden kompleks kokan yaklaşımların süreç üzerindeki etkisi sıfırdan ibarettir.
PKK’lılara karşı son derece kibar olan Bahçeli, sürece muhalif olanlara karşı alabildiğine –hatta hakarete varan ölçüde– serttir.
Üslup ve davranışları bir kenara bırakarak Bahçeli’nin Ülkücü Şehitleri Anma Günü’nde telaffuz ettiği “yeni millî kimlik” ve Cumhurbaşkanının son günlerde üzerine basarak söylediği “Türk, Kürt ve Arap kardeşliği” sözcüklerine yoğunlaşmak, sürecin varacağı yeri anlamakta yararlı olacaktır.
Yakın geçmişte MHP liderini en çok kızdıran, Erdoğan’ın Türk vatandaşlarını “36,5 milletten müteşekkil bir topluluk” şeklinde ifadesi, günümüzde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını üç etnik yapıya indirgemeye veya yükseltmeye evirilmiş durumda.
Hal böyleyken Bahçeli’nin hiçbir itiraz cümlesi kurmamış olması ilginçtir.
15 Temmuz nedeniyle yerleşim yerlerindeki reklam panolarını süsleyen “Milletin adı Türkiye” afişleri de yeni anayasamızda çeşitli maddelerde ifadesini bulan “Türk Milleti” yerine yeni bir millî kimlik arayışının ilan edilmiş ispatıdır.
Bu yeni millî kimlik yaklaşımı, Lübnan’da yıllardır inanç temelinde “Müslüman, Hristiyan ve Dürzi” şeklinde uygulama alanı bulmuş; ama ne yazık ki sadece kan ve gözyaşına neden olmuştur.
Saddam sonrası Irak’ta da benzer bir uygulama olan Şii, Sünni Arap ve Kürt millî kimliğinde bir türlü barış sağlanamamıştır.
ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin temelini oluşturan çok milletli millî kimlikler oluşturma yaklaşımının tek amacının Büyük İsrail yaratmak ve onun güvenliğini sağlamaktan ibaret olduğu artık ayan beyan ortadadır.
Yıllardır Türk milliyetçisi olduğu bilinen bir siyasetçinin ağzından Türk milletinden başka “yeni bir millî kimlik” arayışı, üniter millî devletimize ve Anayasa’nın 66. maddesinde belirtilen Türk millî kimliğine yönelen en büyük tehdit olmaktadır.
Bu yaklaşımın oluşturduğu tehlikeli atmosferde İYİ Parti lideri Müsavat Dervişoğlu’nun 17 Temmuz 2025 tarihli konuşması yüreklere su serpecek mahiyettedir.
Dervişoğlu:
“Şimdi diyorsunuz ki, siz o silahları bırakın, biz bu amacı birlikte gerçekleştirelim.
Yani silahla yapamadıklarını, sözle, uzlaşmayla, anlaşmayla yapalım diyorsunuz, öyle mi?
100 yıldır emperyalizm Türkiye’yi ikiye bölmeyi amaçlıyor. Şimdi siz, ikiyle de yetinmiyor; Türk-Kürt-Arap diyerek üçe bölelim diyorsunuz, öyle mi?
Yani milyonlarca Suriyeliyi boşu boşuna almadık diyorsunuz, öyle mi?” diyerek bu hususlara dikkat çekmekte.
Konuşmasının devamında Bahçeli ve Erdoğan’a hitaben:
“Emperyalizmin Türkiye üzerindeki planlarını gerçekleştirecek ve devleti taşeron terör örgütüyle eşitleyecek kadar hangi çıkmaza girdiniz?
Bunu bilmeden yapıyor olamazsınız.
Sorun bunu ne için yaptığınız?
İhanet mi, esaret mi?
İhanetin affı olmaz ama esirseniz biz hazırız.
Esaret zincirlerinizi kırarız.
Sizi o bataklıktan çekip alırız.” diyerek hem muhataplarına hem de Türk milletine seslenmektedir.
Silahsız ve terörsüz Türkiye, elbette her Türk vatandaşının en büyük arzusudur.
Ancak ortada görünen bu projenin “yazlık algı” çalışmasından öteye geçmeyeceği anlaşılmaktadır.
Milletin adı Türk,
Devletin adı Türkiye Cumhuriyeti’dir.
Devletin şekli ise demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir. Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti.
Yaşasın Türk Milleti.
Ne mutlu Türk’üm diyene!
20 Temmuz 2025
Ahmet Orhan