Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yeni bir siyasi partinin grup kurmasıyla birlikte, grup sahibi parti sayısı yediye yükseldi. İlk bakışta bu gelişme, demokratik hayatın doğal bir sonucu olarak görülebilir. Ancak bu tablo beni çok daha temel bir soruyu yeniden sormaya sevk etti:
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, kuruluşunda hedeflenen siyasal yapıyı gerçekten oluşturabildi mi?
Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi, 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan halk oylamasıyla kabul edildi; 9 Temmuz 2018 tarihinde ise bütün hükümleriyle yürürlüğe girdi. Aradan geçen sekiz yılı aşkın süre, artık bu sistemi vaatleriyle değil, ortaya çıkardığı sonuçlarla değerlendirebilmek için yeterlidir.
Hatırlanacağı üzere yeni sistem; güçlü yürütme, hızlı karar alma, siyasi istikrar ve koalisyon dönemlerinin sona ermesi hedefleriyle milletin onayına sunulmuştu. Ayrıca siyasi hayatın sadeleşeceği, küçük partilerin belirleyici rolünün azalacağı ve daha güçlü hükûmetlerin oluşacağı ifade ediliyordu.
Bugün ise önümüzde farklı bir manzara bulunmaktadır.
Meclis'te grup sahibi parti sayısı yediye ulaşmış, siyasi yapı beklenenin aksine daha parçalı bir görünüm kazanmıştır. Milletvekili transferleri, ittifak pazarlıkları, parti içi ayrışmalar ve yeni siyasi oluşumlar, sistemin öngördüğü sadeleşmenin gerçekleşmediğini göstermektedir.
Elbette demokrasinin ruhu çok sesliliktir. Ancak çok seslilik ile siyasal kakafoni aynı şey değildir. Farklı düşüncelerin temsil edilmesi demokratik bir zenginliktir; fakat karar üretmeyi zorlaştıran, sürekli siyasi manevralarla şekillenen parçalı yapı, üzerinde düşünülmesi gereken yeni bir tablo ortaya çıkarmaktadır.
Üstelik geçen sekiz yıllık dönemin yalnızca siyasal bakımdan değil, ekonomik bakımdan da kamuoyunun geniş kesimlerini ikna eden güçlü bir başarı hikâyesi oluşturduğu söylenemez. Yüksek enflasyon, hayat pahalılığı ve ekonomik belirsizlikler, uzun süre ülkenin en önemli gündem maddeleri arasında yer almıştır.
Elbette bütün ekonomik gelişmeleri tek başına hükûmet sistemine bağlamak doğru değildir. Ancak uygulanan yönetim modelinin ekonomik performans açısından da doğal olarak sorgulanması kaçınılmazdır.
Bütün bunlardan daha önemli olan ise yürütme yetkisinin ulaştığı boyuttur.
Modern demokrasilerde esas olan, yetkinin büyüklüğü değil, denetlenebilir olmasıdır. Denge ve denetim mekanizmalarının güçlü olmadığı, kuvvetler ayrılığının zayıfladığı bir yönetim anlayışında demokratik sistemin sağlıklı işlemesi de giderek zorlaşır.
Güçlü devlet, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise bağımsızlıklarını güvence altına alan sağlam kurallarla ayakta kalır.
Bugün artık kişileri değil, sistemi konuşmanın zamanıdır. Çünkü anayasal düzenler, belli dönemlerin siyasi ihtiyaçlarına göre değil, milletin uzun vadeli menfaatlerini koruyacak şekilde inşa edilmelidir.
Belki de Meclis'te yedinci grubun kurulması, yalnızca yeni bir partinin ortaya çıkışını ifade etmiyor. Belki de bu gelişme, sekiz yıl önce büyük umutlarla yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi'ni peşin hükümlerden uzak, serinkanlı ve ortak aklın rehberliğinde yeniden değerlendirmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Demokrasilerde asıl güç, yeni sistemler kurabilmek kadar; gerektiğinde o sistemleri millet adına yeniden muhasebe edebilme cesaretini de gösterebilmektir.
28 Temmuz 2026
Ahmet Orhan