Manisa Son Haber

Dağ Saatleri / Anadolu Medeniyetler Müzesi- Ankara

KÜLTÜR-SANAT

Anadolu Medeniyetleri Müzesi giriş kapısı önü. Nisan sabahı ve günlerden Cumartesi.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi giriş kapısı önü. Nisan sabahı ve günlerden Cumartesi. Orta yaşın üstünde bir rehber; bir okul gezisi katılımcısı orta öğretim çağında öğrencilerin dikkatini çekerek “ - Çocuklar birazdan kapısından içeri gireceğimiz bu müze barındırdığı insanlık tarihi ile ilgili buluntular açısından dünyanın üç önemli müzesinden biridir. Bunlardan biri Berlin Müzesi diğeri ise İngiltere’deki British Museum’dur dedi.

Evet, Geçen ay Ankara’da “Anadolu Medeniyetleri Müzesi”ni gezmek fırsatım oldu. Eğer yolunuz buraya düşer ve Kızılay yönünden Ulus’a geldiğinizi var sayarsanız sol aşağıda halen müze olarak kullanılan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilan edildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ilk binasını ve hemen önünüzde Avusturyalı heykeltraş Krippel tarafından 1927 yılında yapılan Ulus Cumhuriyet Anıtı’nı görebilirsiniz. Daha sonra tam karşısındaki halen müze olarak kullanılan eski İş Bankası genel merkezinin binasının arkasındaki Jülianus Sütunuyla karşılaşırsınız.

 1427 yılında yapılmış Hacı Bayram Camii’nin hemen altında bu Julianus Sütunun bulunduğu yerden yukarıya doğru çıktığınızda Hacı Bayram Camii ve türbesinin bulunduğu bölgeye gelirsiniz. Julianus Sütununun Roma İmparatoru Julianus’un Ankara’yı ziyareti anısına M.S. 362 yılında yapıldığı Ankara Valiliği Çevre Koruma Vakfı tarafından anıtın 2001 yılında restore edildiğine dair konulan plaketten anlaşılmaktadır. Bu anıt ana ulaşım yolunun biraz üstünde kaldığından Ankaralılar veya Ankara’da oturanlar tarafından pek bilinmeyebilir ama tarihe not düşme adına bu anıtın varlığı pek de yadsınamaz. Hacı Bayram Camii ve türbesinin bulunduğu ve çevre düzenlemesiyle lokantalar ve hediyelik özellikle inanca yönelik çeşitli objelerin satıldığı alışveriş mağazalarının bulunduğu yarı mistik bir ortamda kendinizi bulursunuz. Bu ortama katkı sağlayan bir diğer yapı da günümüzde Augustus ( Ogüst) Mabedi (Tapınağı) olarak adlandırılan yapıdır. Hacı Bayram Camii yanında duvarları ile caminin saçağının üst üste bindiği ve yüzyılları adeta o anı yaşıyormuşçasına kaynaştıran bu tapınak Augustus döneminden çok öncesinin, İ.Ö. 2nci yüzyıl sonlarının yapıtı olduğunu ve başlangıçta Phrgia tanrısı Men’in tapınağı olduğuna dair bir bilgiye şimdi hatırlayamadığım bir kaynakta rastlamıştım. İşte bu tapınak yani eskilerin deyimiyle mabet, Augustus döneminde, yenilenmiş, çevre sütunları eklenmiş, Augustus tapkısına ayrılmıştır. Uzun kenarlarında 15’er ön ve arka yüzlerinde 8’er sütun bulunan tapınak, Bizans döneminde kilise olarak kullanılmış, cella (tanrı heykellerini barındıran küçük odacık) bölümünün duvarlarına pencere açılmış ve yapıda diğer bazı değişiklikler yapılmıştır. Tapınağın duvarlarına kazınarak işlenmiş Latince ve Yunanca Augustus’un başarılarını anlatan yazılar tarih bilimi açısından önem taşımaktadır. Augustus’un ölümünden az önce, 76 yaşındayken yazdığı bu metin onun MS 14’te ölümü üzerine, Roma Senatosu’nda okunmuş ve imparatorluğun çeşitli kentlerindeki Augustus tapınaklarının duvarlarına işlenmişti. Bu yazıların Latince ve Yunanca olduğu bazı kaynaklarda belirtilmektedir. Burada ilginç olan batı takviminde ay adlarının kökeni hakkında ipucu veren anlamlı bir tesadüfü de burada belirtmek gerekir. Gerçekten de Ankara’daki bu iki yapıt ve yapıyla özdeşleşen bir bilgi şudur. Julianus sütunuyla Temmuz ayı ( İng. July / Alm. Juli) ve Augustus tapınağı Ağustos ayının ( İng. ve Alm. : August) simgelendiği Roma imparatorlarının adları bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

 Özellikle Friglerin doğada kutsal yerler olarak nitelendirdikleri ve kutsallık atfettikleri tepeler ve dağlarla ilgili inançlarının somutlaştığı yerlerden biri de Augustus tapınağının yanı sıra üzerinde yapımına 1944 yılında başlanıp 1953 yılında tamamlanan ve 10 Kasım 1953’te Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşının defnedildiği, mimarları Ord. Prof Dr. Emin Onat ve Doç. Dr. Orhan Arda’nın eseri Antkabir’in bulunduğu “Rasattepe”yi sayabiliriz. Gerçekten de Frygler’in Rasattepe’ye kutsallık atfettiklerine dair bilgiye bazı kaynaklarda rastlanmaktadır.

Hacı Bayram Camii ve Augustus Tapınağı’nın bulunduğu bölgeden Ankara Kalesi yönünde ilerlenildiğinde Samanpazarı ve Çıkrıkçı yokuşu bölgesiyle Anadolu Medeniyetleri Müzesine gelmenize az kaldı demektir.

İşte yazımın giriş bölümünde vurguladığım rehberin genç öğrencilere söylediği sözlerden yola çıkarak Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile ilgili bilgilerle konumuza devam edebiliriz. Bu müze iki ayrı binayla birbirini tamamlamaktadır. İlk yapı Fatih Sultan Mehmet’in baş veziri Mahmut Paşa (Öl.1474) tarafından 1464-1471 yılları arasında Ankara Kalesi içinde yaptırılan bedestenin 1951 yılında restore edilmesiyle değerlendirilen binadır. Ayrıca Kurşunlu Han olarak bilinen ve bugün idari hizmetlerin görüldüğü ikinci ek bina da Fatih Sultan Mehmet’in bir diğer baş veziri Mehmet Paşa tarafından yaptırılan ve zamanımızda onarılarak hizmet veren ikinci bir yapıyla ziyaretçilerin karşısına çıkmaktadır.

İnsanlık Tarihini günümüz bilimsel verilerine göre çağlara ayırdığımızda: M.Ö. 800.000-3.500 arası döneme ”Tarih Öncesi Çağlar (Prehistoria)” ve M.Ö. 3.500’den yani yazının bulunuşundan günümüze kadar olan döneme ise ”Tarih Çağları” (Historia) adı verilmektedir.

Tarih Öncesi Çağlar bilimsel olarak “Taş Devri “ve “Maden Devri “ diye ikiye ayrılmaktadır.

Taş Devri; Eski Taş (Paleolitik), Orta Taş (Mezolitik) ve Yeni Taş (Neolitik) olmak üzere üçe ayrılır. Maden Devri ise; Kalkolitik, Tunç Çağı ve Demir Çağı olarak bilinir.

İşte söz konusu tarihsel dönemlerden birçok izler ve eserler barındıran ve konusunda dünyanın sayılı müzeleri arasında yer alan “Anadolu Medeniyetleri Müzesi” günümüzde birçok bölümle ziyaretçilerine tarihi bir resmi geçit sunmakta ve adeta zamanda bir yolculuk yaptırarak ziyaretçilere geçmişteki atalarının yaşam tarzları hakkında bir fikir vermektedir.

Bu bölümlerden, yapmış olduğum arkeoloji tahsili nedeniyle ve biraz da bunun bilinciyle aklımda kalanlarla müze; Paleolitik Çağ Bölümü, Neolitik Çağ Bölümü, Kalkolitik Çağ Bölümü, Eski Tunç Çağı Bölümü, Asur Ticaret Kolonileri Çağı Bölümü, Hitit Bölümü, Frig Bölümü, Urartu Bölümü, Taş Eserler Salonu, Klasik Dönemler Bölümü ve Ankara Bölümü olarak ziyaretçilere sunumunu sergilemektedir.

Okuyucuyu akademik kelimeleri ard arda sıralayarak sıkmaktan kaçınma adına ve birazda sade bir anlatımla bu müzeyi gezerken sıradan bir ziyaretçi ve biraz da arkeoloji tahsili (Proto- historya ve Ön Asya Arkeolojisi) yapmış ve bu terminolojiye yabancı olmayan bir kişi gözüyle aklımda kalanları şöyle bir özetlemeyi düşündüm.

 Müzede M.Ö. 800.000 ile M.Ö. 10.000 yılları arasında kalan Paleolitik Çağ Bölümünde sergilenen eser ve objeler insanlığın yeryüzünde görülmeye başlandığı dönemden itibaren ilk aletlerin üretimi hakkında bir fikir vermektedir. Avcı-toplayıcı olarak bilinen bu insanlar güvenlik, barınma iaşe amacıyla önceleri mağaralarda ve su kenarlarında, daha sonra ilkel şartlarda açık alanda ağaç dalları ve hayvan postlarından yararlanarak yaptıkları basit kulübelerde yaşamaktaydılar. Bu döneme yani Paleolitik Çağ’a ait objelerin elde edilip toplandıkları yerleşim yerlerine Anadolu’daki örnekler olarak; Karain Mağarası, İstanbul Yarımburgaz Mağarası( Küçükçekmece), Gavurkale, Kadıpınarı Mağarası, Üçağızlı Mağarası Nizip, Eti Yokuşu, Dülük, Hatay çevresi, Gaziantep civarı, Öküzini Mağarası, Kadıpınarı Mağarası olarak sayılabildiğini müzedeki açıklayıcı notlardan anlamaktayız.

Bir diğer bölüm olarak; insanlık tarihinde ilk yerleşik toplumların kurulduğunun görüldüğü bir çağ olan Neolitik Çağ (M.Ö. 10.000 - 5.500)’da Çanak-Çömleksiz Neolitik (PPNA) ve Çanak-Çömlekli Neolitik (PPNB) olarak iki dönemdir. Bu çağda tarım ve hayvancılığın yanı sıra ticari organizasyonların da gelişmeye başladığı ortaya çıkan bulgularla anlaşılmaktadır. İnsan ve hayvan figürinleri, takılar, çakmaktaşı ve obsidiyen aletler belirli bir deneyim, uzmanlık gerektiren özellikler gösterirler. Bu çağa ait buluntulara örnek olarak müzede Göbekli Tepe dikili taş kopyaları, Çatalhöyük (Çumra / Konya) ve Hacılar’a ait elde edilen objeleri görmüş oluruz.

Bir diğer çağ olan Kalkolitik Çağ ki M.Ö. 5.500 ile 3.000 yılları arasını kapsadığı bilim camiasında kabul edilir ve Maden Devri’nin ilk aşaması olarak kabul edilir. İşte bu dönemde Anadolu’da genel olarak hayvancılık ve tarıma dayalı hayat tarzı gelişmiş, daha karmaşık toplumsal düzen oluşmaya başlamış ve köy toplulukları kentleşme sürecine girmiştir. Her ne kadar bu çağın adında taş adı geçmekteyse de bakırın taşın yanı sıra kullanılmasının yaygınlaşması da ayrı bir tarihi gerçektir. Bu çağa ait buluntular Hacılar, Can Hasan, Tilki Tepe, Alacahöyük ve Alişar’dan getirilmiştir.

Maden Devri’nin ikinci aşaması olan Tunç Çağı insanlık tarihinin önemli bir aşamasıdır. Bu çağ milattan önceki yıllar olarak Erken Tunç Çağı (ETÇ) 3200-1900, Orta Tunç Çağı (OTÇ) 1900-1450 ve Geç Tunç Çağı (GTÇ) 1450-1100 olarak yani M.Ö. 3200-1100 yılları arasındaki iki bin yüz yıllık bir süreçte Anadolu’da yaşayan insanlar bakıra kalayı katarak tunç yani bronz elde etmişlerdir. Tuncun yanı sıra dönemin bilinen bütün madenlerini dökme ve dövme tekniğinde olağanüstü bir ustalıkla işlemişlerdir. Buluntu yerleri olarak bilinen Hasanoğlan, Eskiyapar, Horoztepe, Karaoğlan, Ahlatlıbel, Merzifon, Mahmatlar, Etiyokuşıu, Ahlatlıbel, Karayavşan, Beycesultan-Çivril, Karataş-Semahöyük, Karaz yerleşimlerinden getirilen örnekler müzede ziyaretçilerin karşısına çıkmakta ve insanlığın Anadolu’daki adı geçen dönemleri hakkında fikir vermektedir.

Akad Dönemi’nden beri Anadolu’nun zenginliğini bilen Mezopotamyalılar Asur Devleti’nin yayılmacı siyasetinin yanı sıra diğer özelliğinin gereği olarak onların öncülüğünde kuzey komşuları ile geniş ve sistemli bir ticari ilişkiye girmişler, Karum ve Vabartum denilen ticari merkezler oluşturmuşlardır. İşte Anadolu’da yaşanan bu döneme Asur Ticaret Kolonileri Çağı denilmektedir ve M.Ö. 1920-1750 yıllarını kapsamaktadır. Vabartuma göre daha geniş ve kapsamlı olan Karumların en başta geleni Kayseri civarındaki Kültepe-Kaniş Karumudur. Bu dönemde gelişen ticari ilişkilerin yanı sıra ortaya çıkan anlaşmazlıkların nasıl çözümlendiğine dair gelişen hukuk sistemiyle ilgili mahkeme tutanakları ve tüccarların yazışmalarını belgeleyen taş tabletlerin Kültepe-Kaniş kazılarıyla ele geçmesi Anadolu’da hukuk sistemlerinin Roma Hukuku’ndan da önceki ilginç örnekleri olarak müzede karşımıza çıkmaktadır. Bu dönemin en önemli özelliği yazılı tarihe geçişin örnekleriyle karşımıza çıkmasıdır.

Müzedeki buluntuların temsil edildiği bölümlerden bir başkası M.Ö. 1750-1200 arasında hüküm sürmüş olan Hitit Devleti Dönemi örneklerinin sergilendiği bölümdür. Milattan önce ikinci bin yılda Anadolu’da Kızılırmak kavisi içinde ilk siyasi birlik kuran Hititler başkentleri Boğazköy (Hattuşa) ile birlikte Alacahöyük, Alişar, Eskiyapar, İnandık, Beycesultan, Ferzant gibi zengin buluntu veren merkezlerin tamamı Hitit merkezleridir. Pişmiş toprak eserler, kabartmalı boğa biçimli kaplar, Hitit devleti arşivine ait yazılı tabletler, kral adı baskılı mühürler müzenin bu bölümünde sergilenmektedir.

Müzede sergilenen bir başka uygarlık bölümü Frigler Dönemi’ne ait buluntuların sergilendiği bölümdür. M.Ö. 1200-700 yıllarına tarihlenen dönemde hüküm süren Frigler M.Ö.1200 yıllarında Balkanlar üzerinden gelerek başkentleri Gordion olmak üzere Kütahya, Eskişehir ve Ankara bölgelerini kapsayan Orta Anadolu’da hüküm sürmüşlerdir. Polatlı’ya yakın Gordion civarındaki MM Tümülüsü dahil bir çok ören yerinden ele geçen mobilyacılık ve takı sanatına ait eserler Frig sanatının en güzel örneklerini ziyaretçilerine sunduğunu görmekteyiz.

Müzenin diğer bölümlerinden M.Ö. 1200-600 yıllarını kapsayan ve mimarlık ve madencilikte ileri bir teknolojiye ulaşan Urartular Dönemine ait buluntuların sergilendiği bölümde Altıntepe, Patnos, Van, Adilcevaz, Çavuştepe gibi merkezlerden getirilen örnekler gözlemlenmektedir. Doğu Anadolu’da hüküm süren Urartular ile Frigler’in çağdaş uygarlıklar olduğunu söyleyebiliriz.

Hitit Devleti’nin yıkılışından sonra özellikle Orta ve Güney ve Güneydoğu Anadolu’da ortalama dört yüz yıl daha hüküm süren Geç Hitit Devletleri olan Tabal (Kapadokya), Hilakku (Kilikya-Adana), Gurgum (Kahramanmaraş), Que (Osmaniye), Kargamış, Sakçagözü gibi krallıklara ait taş eserler özellikle Taş Eserler Salonu’nda ziyaretçilerin dikkatle ilgilendiği bir bölümü oluşturmaktadır.

Kalan diğer iki bölümde ise Klasik Dönemler denen Yunan, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerine ait altın, gümüş, bronz, mermer ve camdan mamul eserlerin sergilendiğini; Ankara Bölümü’nde ise bu bölümlere ek olarak Anadolu’da ilk madeni paranın bulunmasıyla başlayan ve bunu izleyen dönemlere ait olan madeni para kolleksiyonlarını görmekteyiz.

İşte bir rehberin kendi kafilesini oluşturan ziyaretçilere müzeyi tanıtımında başlangıçta kurduğu cümlelerden esinlendiğim duygular bana bu yazıyı hazırlama istek ve düşüncesini verdi. Bu yüzden kendisiyle tanışma fırsatı bulamadığım bu kişiyi burada hayırla yad ediyorum.

Zafer Dilşeker / Arkeolog (Demirci 25 Mayıs 2024)

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.