KUSURA BAKMAYIN DEMEK YETER Mİ?
Bazı haberler vardır; okunur ve geçilir. Bazıları ise insanı geçmişe, siyasete ve hatta toplumsal alışkanlıklarımıza dair yeniden düşünmeye sevk eder. Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir haber de benim için böyle oldu.
Kamuoyunun yakından tanıdığı ressam ve CHP'nin tanınmış isimlerinden Bedri Baykam, İYİ Parti'nin kurucu genel başkanı Meral Akşener'den özür diliyordu.
İlk bakışta bu özür, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından yapılan gecikmiş bir muhasebe gibi görülebilir. Ancak zamanlamasına dikkat edildiğinde olayın bundan daha geniş bir anlam taşıdığı anlaşılıyor. Çünkü Baykam bu özrü seçimlerin hemen ardından değil, Kemal Kılıçdaroğlu'nun bugün CHP içinde yürüttüğü siyasetin ve partiye yönelik tutumunun yoğun biçimde tartışıldığı bir dönemde dile getiriyor.
Bu nedenle söz konusu özür, yalnızca geçmişte Meral Akşener'e yapılan haksızlığın kabulü değil; aynı zamanda Kılıçdaroğlu'nun bugünkü siyasi tavrına yönelik dolaylı bir eleştiri olarak da okunabilir.
Hatırlanacağı üzere 2023 seçimleri öncesinde Meral Akşener, Kemal Kılıçdaroğlu'nun adaylığıyla seçimin kazanılamayacağını savunmuş, bunun yerine İstanbul veya Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlarından birinin aday gösterilmesi gerektiğini söylemişti.
Bu çıkışı nedeniyle çok ağır eleştirilere maruz kaldı. Muhalefeti bölmekle, Recep Tayyip Erdoğan'ın işine yarayacak bir tutum sergilemekle ve hatta seçimi kaybettirecek hamleyi yapmakla suçlandı.
Dahası, seçim sonrasında da bu eleştiriler sona ermedi. CHP çevrelerinde ve muhalefet tabanının önemli bir bölümünde seçim yenilgisinin başlıca sorumlularından birinin Meral Akşener olduğu görüşü uzun süre varlığını korudu. Altılı Masa'dan kalkması ve adaylık tartışmalarını kamuoyu önünde yürütmesi nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kaldı.
Bugün aynı çevrelerden bazı isimlerin çıkıp Akşener'e hak verdiğini açıklaması ise yalnızca geçmişe dönük bir özeleştiri değil; aynı zamanda o dönemde yapılan değerlendirmelerin yeniden sorgulanması anlamına geliyor.
Aslında bu haber bana yalnızca Meral Akşener'i, Kemal Kılıçdaroğlu'nu veya CHP içindeki tartışmaları değil, çok daha geniş bir meseleyi düşündürdü:
Hiç şüphesiz özür dilemek bir erdemdir. İnsan hata yapabilir. Yanlış değerlendirmelerde bulunabilir. Eksik bilgiyle karar verebilir. Hatta bazen iyi niyetle çıktığı bir yolda ciddi sonuçlar doğuran yanlışlar yapabilir.
Böyle durumlarda hatasını kabul etmek ve kamuoyu önünde özür dilemek, karakter sahibi olmanın göstergelerinden biridir.
Ancak devlet yönetimi ve siyaset, günlük hayatın sıradan ilişkilerinden farklıdır.
Çünkü siyasetçinin hatasının bedelini yalnızca kendisi ödemez. Bazen milyonlarca insan, bazen bir siyasi hareket, bazen de bir ülke o yanlış kararların sonuçlarıyla karşı karşıya kalır.
İşte bu nedenle özür ile sorumluluk aynı şey değildir.
Son yıllarda Türk siyasetinde giderek yaygınlaşan bir anlayış dikkat çekiyor. Önce büyük hatalar yapılıyor; ardından "yanılmışız", "aldatılmışız", "görememişiz" veya "özür diliyoruz" denilerek konunun kapandığı varsayılıyor.
Oysa demokratik kültürlerde özür, sorumluluğun yerine geçen bir mekanizma değil, sorumluluğun başlangıcıdır.
Bir siyasi parti yanlış tercihler nedeniyle tarihi bir seçim kaybı yaşamışsa, bir belediye yönetimi kamu kaynaklarının yanlış kullanılmasına neden olmuşsa veya devlet yöneticileri ülkeye ağır faturalar çıkaran hatalar yapmışsa, yalnızca özür dilemek yeterli değildir.
Toplumun şu soruyu sormaya hakkı vardır:
"Bu hatanın siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?"
İşte gelişmiş demokrasilerde istifa müessesesi bu nedenle vardır. Çünkü istifa, suçluluğun değil, sorumluluğun kabulüdür.
Kişi hukuken suçlu olmayabilir. Ancak yaptığı yanlışın kuruma zarar verdiğini düşünüyorsa görevinden ayrılarak hesap verme kültürünü yaşatır.
Ne yazık ki Türkiye'de ise özür çoğu zaman sorumluluğun yerine ikame edilmektedir. Sanki büyük bir yanlış yapılmış olsa bile sonrasında söylenecek birkaç pişmanlık cümlesi her şeyi telafi etmeye yetecekmiş gibi davranılmaktadır.
Oysa özür vicdanları rahatlatabilir; ama kaybedilen zamanı geri getirmez. Özür siyasi yaraları hafifletebilir; ancak yanlış kararların ülkeye ve kurumlara verdiği zararları ortadan kaldırmaz.
Bu yüzden Bedri Baykam'ın özrünü okurken aklıma gelen asıl soru şu oldu:
Acaba Türk siyasetinde özür dileme kültürü mü gelişiyor, yoksa sorumluluk alma kültürü mü zayıflıyor?
Bana göre asıl tartışılması gereken konu budur.
Çünkü güçlü demokrasiler hatasız liderler üzerine kurulmaz. Hata yaptığında bunun hesabını verebilen, gerektiğinde görevini bırakabilen ve yeniden milletin hakemliğine başvurabilen yöneticiler üzerine kurulur.
Özür elbette değerlidir.
Ama bazı hatalar vardır ki bedeli yalnızca bir "kusura bakmayın" cümlesiyle ödenemez.
Demokrasinin gerçek güvencesi, özür dilemekten çok hesap verebilmektir.
14 Haziran 2026
Ahmet Orhan