Manisa Son Haber

Bir Gazeteci Geçti Bu Memleketten: Raşit Baba’ya Yazılan Şarkı, Yarım Kalan Bir Vefa Hikâyesi… / Mustafa Temiz Yazdı...

MUSTAFA TEMİZ HABERLERİ

Bugün size bir gazeteciyi anlatmak istiyorum. Ama sadece mesleğinin hakkını vermiş bir gazeteciyi değil… Bir çocuğun hayatına dokunan, bir gencin kalemine ve yüreğine yol açan, yıllar sonra kendi sandığından çıkan bir kâğıtla yeniden hayat bulan bir insanı anlatmak istiyorum.

Bazı insanlar hayatımızdan geçip gitmez; çocukluğumuza bir fotoğraf, gençliğimize bir yol, hatıralarımıza bir şarkı bırakır. Raşit Özsürücü de benim hayatımda böyle bir iz bıraktı. O, yalnızca haber peşinde koşan bir gazeteci değildi. O, bir insanın onurunu kendi rahatının önünde tutan, gerçeği yazmaktan geri durmayan ve mesleğini hayatının son gününe kadar yüreğinde taşıyan bir ustaydı. Benim içinse her şeyden önce Raşit Baba’ydı.

İnsanın hayatında unutamadıkları vardır. Bazı hatıralar yıllar geçtikçe silikleşir, bazı yüzler zamanın sisleri arasında kaybolur. Ama öyle anlar vardır ki üzerinden yarım asır geçse de bir fotoğraf karesi gibi capcanlı durur zihninizde. Hele bir de serde biraz duygusallık, ruhunuzda musiki varsa… İşte o zaman vefa dediğimiz şey, sıradan bir kelime olmaktan çıkar; insanın göğsünde taşıdığı bir emanete dönüşür.

Bugün size bir gazeteciyi anlatmak istiyorum. Ama sadece mesleğinin hakkını vermiş bir gazeteciyi değil… Bir çocuğun hayatına dokunan, bir gencin kalemine ve yüreğine yol açan, yıllar sonra kendi sandığından çıkan bir kâğıtla yeniden hayat bulan bir insanı anlatmak istiyorum.

Adı Raşit Özsürücü’ydü.

Bu memleketten bir Raşit Özsürücü geçti. Öyle sessizce gelip geçenlerden değildi. Ardında haberler, hatıralar, insan hikâyeleri ve bugün bile içimi titreten bir şarkı bıraktı.

Her şey bir okul fotoğrafıyla başladı

Henüz ilkokul birinci sınıftaydım. Dönemin Ziya Gökalp Okulu’nda öğrenciydim. Bugünün imkânlarıyla kıyaslandığında, hayatın ne kadar zor olduğunu anlatmak için bazen tek bir cümle yeter: Annem beni her gün sırtında okula taşıyordu.

O yıllarda tekerlekli sandalye denilen imkânı tanıyan da yoktu, hayatımızı kolaylaştıracak yolları bilen de… Annem, evladının eğitiminden geri kalmaması için kendi bedenini yol etmişti. Ben onun sırtında okula gidiyor, arkadaşlarımla birlikte İstiklal Marşı’nı söylüyor, bayrak törenlerinde çocuk olmanın o saf gururunu yaşıyordum.

Öğretmenim Sevgi Sevinç’ti. Teneffüslerde arkadaşlarım dışarı çıktığında bazen benimle sınıfta kalır, sohbet ederdi. Hava güzelse beni kucağına alır, ağaçların altına götürürdü. O günlerin içinde küçücük bir çocuktum. Hayatın bana neler hazırladığını bilmiyordum. Büyüklerin dünyasındaki fedakârlıkların, haksızlıkların, mücadelelerin ne anlama geldiğini henüz kavrayamıyordum.

Bir gün ders sırasında sınıfın kapısı açıldı. İçeri son derece şık giyimli, gözlüklü bir adam girdi. Öğretmenimle birlikte benim fotoğrafımı çekti. Ardından annem çağrıldı. Evden apar topar geldi. Beni okulun kapısına çıkardılar. Hademe Şerif amca, merdivenlerdeki kuru yaprakları süpürüyor, sanki çekim için küçük bir sahne hazırlıyordu.

Annem, öğretmenim ve okul müdürümüzle birlikte bir fotoğraf daha çekildi.

Sonra o adam gitti. Biz sınıfımıza döndük.

Benim için sıradan bir gündü belki. Ne olduğunu anlayamamıştım. Üç gün sonra babam öğle yemeğine geldiğinde elinde Tercüman gazetesi vardı. Gazeteyi açtı, fotoğrafımızı gösterdi.

İşte o gün öğrendim: O gözlüklü adam bir gazeteciydi. Adı Raşit Özsürücü’ydü.

Annem, engelli evladını sırtında taşıyarak eğitiminden geri bırakmadığı için o yıl mayıs ayının ikinci haftasında “Yılın Annesi” seçilmişti. Raşit Baba, annemin fedakârlığını haber yapmış, bizim küçük dünyamızı gazetenin sayfalarına taşımıştı.

Ben o gün henüz gazeteciliğin ne olduğunu bilmiyordum. Bir haberin bir insanın hayatına nasıl dokunabileceğini de… Yıllar sonra anlayacaktım ki Raşit Özsürücü, daha ben mesleği tanımadan önce hayatımın hikâyesine ilk imzasını atmıştı.

Belki de benim gazeteciliğe uzanan yolum, farkında bile olmadığım o okul fotoğrafıyla başlamıştı.

Daktilonun sesi, ustanın gölgesi

Sonra Ankara yıllarım başladı. Raşit Baba’yla yollarımız yeniden kesişti. Kardeşler Matbaası günlerinde aramızdaki bağ gelişti; zamanla meslek arkadaşlığının da ötesine geçti.

Daktilodan çıkan haberler, telefonun öbür ucuna yetiştirilen cümleler, ardından faksın ve daha sonra e-postanın hayatımıza girmesi… Gazeteciliğin değişen araçları arasında birlikte yürüdük.

Ben onun yanında yalnızca haber yazmayı öğrenmedim. Bir habere nasıl bakılması gerektiğini, insanın karşısındakini dinlerken neyi duyması gerektiğini, bazen bir cümlenin arkasında koca bir hayatın saklı olabileceğini de gördüm.

Raşit Baba, 49 yıl TRT muhabirliği yapmış, çok sayıda gazete için haber üretmiş, memleketin dört bir yanındaki gelişmeleri takip etmiş bir gazeteciydi. Ama benim gözümde onu anlatmaya bu rakamlar yetmezdi.

Bir gün bile onu tıraşsız, ütüsüz pantolonla gördüğümü hatırlamıyorum. Mesleğine gösterdiği özeni kendisine gösterdiği özenle birleştirmişti. Gazeteciliği yalnızca ekmek kazanılan bir iş gibi görmezdi. Sanki her sabah yeniden giydiği o özenli kıyafetler, mesleğine duyduğu saygının da bir parçasıydı.

Onunla aramızdaki bağ, takvimlerin yaprakları değiştikçe eskimedi. Aksine, yıllar geçtikçe kök saldı.

Bir de musiki vardı bizi birbirimize yaklaştıran…

Benim enstrümanlarım, onun kulağındaki ezgiler, sohbetlerin arasına karışan makamlar… Bazen bir haberin ağırlığını, bazen hayatın insana yüklediği dertleri konuşurduk. Sözcüklerin yetmediği yerde müzik devreye girerdi.

İnsan bazı dostlukları anlatırken nereden başlayacağını bilemiyor. Çünkü anlatacağınız şey yalnızca yaşanmış olaylar değil; yılların biriktirdiği bakışlar, susuşlar, şakalar, kırgınlıklar ve kimseye açıklamak zorunda kalmadan anlaşılmanın verdiği huzurdur.

Raşit Baba’yla benim hikâyem biraz da buydu.

Bir genç kadının hakkı için karşısına dikilenler

Raşit Özsürücü’yü asıl anlatmak istediğim yer burası.

Çünkü bir gazetecinin kim olduğunu anlamak için kaç haber yazdığına bakmak yetmez. Bazen tek bir haber, insanın bütün meslek hayatının özeti olur.

Yıllar önce Demirci’de yaşanan bir olay vardı. Anlatılanlara göre, ilçede daha önce kaymakamlık yapmış bir isim, beraberindeki kişilerle belediyenin işlettiği kaplıcayı ziyaret etmek istemişti. O gün kadınlar günüydü. İçeride kadınlar bulunduğundan kapılar kapalı tutuluyor, girişte de genç bir kadın görevli bekliyordu.

Görevli, karşısındaki kişinin kim olduğunu bilmeden, o günün uygulaması gereği içeri giremeyeceklerini söyledi. İddiaya göre kapı yeniden açıldığında genç kadın, eski kaymakamın yumruklu saldırısına uğradı. Olayın ardından yaşananlar, genç kadının şikâyeti ve konuya ilişkin haberler, dönemin hafızasında yer etti.

İşte o haberi Raşit Baba yaptı.

Üstelik anlatılanlara göre, haberin yayımlanmaması için üzerinde baskı kurulmuştu. Haberi yapmaması yönünde uyarılmış, çeşitli tepkilerle karşılaşmıştı. Fakat o, genç kadının başına gelenleri görmezden gelmedi. Haberini hazırladı ve ertesi gün Hürriyet gazetesinin Ege ekinde birinci sayfadan yayımlanmasını sağladı.

Çünkü onun gazeteciliğinde, makamların gölgesi gerçeğin üzerine düşemezdi.

Sonrasında yaşananlar onu üzmüştü. İnsanların tavırları, haberin ardından ortaya çıkan tepkiler, bir gazetecinin doğru bildiğini yazdığında nelerle karşılaşabileceğini bir kez daha göstermişti.

Bir gün dertleşirken ağzından şu sözler döküldü:

“Önüme dizildiler, ömrümü bitirdiler… O kızcağızın hakkı ne olacak? Kız ekmeğinden oldu, şikâyetçi oldu. Ben haber yaptım, kötü adam oldum.”

Bu sözleri bugün bile hatırladığımda içimde bir şeyler yerinden oynar.

Çünkü o cümlelerde yalnızca mesleki bir kırgınlık yoktu. Haksızlığa uğrayan bir insanın hakkını ararken kendisinin de hedef hâline gelmesine duyduğu isyan vardı.

Bir genç kadının uğradığı haksızlığı haberleştirmekten başka ne yapmıştı ki?

Ama bazı zamanlarda gerçeği yazan insan, gerçeğin ortaya çıkmasından rahatsız olanların gözünde suçluya dönüşür. Haberi yapan gazeteci olur; habere konu olan olay ise birilerinin unutturmak istediği bir meseleye…

Raşit Baba’nın canını sıkan da buydu.

Ben onu dinlerken yalnızca bir ustayı dinlemiyordum. Mesleğinin yükünü omuzlarında taşıyan, doğru bildiğini yapmanın bedelini hisseden bir insanı dinliyordum.

İşte o gün, onun anlattıklarından etkilendim. Elime bir kâğıt aldım. Bir şeyler karaladım, çizdim, yeniden yazdım.

Birkaç satırla içimdeki duyguyu anlatmaya çalışıyordum.

Raşit Baba merak etti:

“Ne o?”

“Etkilendim baba, bir şeyler yazdım,” dedim.

Kâğıdı eline aldı. Her zamanki doğallığıyla, o kendine özgü üslubuyla seslendi:

“Ulan kerata, boş şey yazmazsın. Oku bakayım.”

Okudum.

Beni dikkatle dinledi. Ardından hiç unutamadığım bir cümle kurdu:

“Bunu bana yaz, imzala, ver. Hatıra kalsın. Tam beni anlatmışsın.”

O an ne hissettiğimi bugün kelimelere dökmek kolay değil. Bir insanın kendi iç dünyasını, başka bir insanın kaleminde bulması… Hele o insan sizin ustanızsa, yolunuzu açmışsa, hayatınızın en başından beri hikâyenizin bir yerinde durmuşsa…

Böyle bir an, insanın hafızasında kolay kolay silinmez.

Raşit Baba, ertesi sabah erkenden iş yerime geldi. O dönemin vazgeçilmezi daktiloyu göstererek yazdıklarımı temize çekmemi, imzalayıp kendisine vermemi istedi.

Ama benim onun için başka bir sürprizim vardı.

Gece boyunca uğraştım. Yazdığım sözleri besteledim. Makamın içine duygularımı yerleştirdim. Ertesi gün karşısına geçip şarkıyı söyledim.

Raşit Baba dinledi.

Sonra o kendine has tepkisini verdi:

“Öf, öf, öf!”

Üç kez…

Kelimelerin yetmediği bir beğeniyi bazen üç ünlem anlatır. Onun tepkisi benim için bundan çok daha fazlasıydı. Çünkü ben yalnızca bir şarkı bestelememiştim; ustamın içinde biriken isyanı, kırgınlığı ve mesleki yalnızlığı ezgiye dönüştürmeye çalışmıştım.

Kürdilihicazkârın o içli dünyasında, bir gazetecinin sitemi dolaşıyordu.

Sonra hayat kendi akışında ilerledi. Haberler yazıldı, günler geçti, yıllar birbirini kovaladı. O şarkı da bir yerde, hafızamın derinliklerinde sessizliğe çekildi.

Ta ki yaklaşık iki ay önceye kadar…

Bir sandıktan çıkan geçmiş, bir cümbüşle geri döndü

Raşit Baba’nın küçük oğlu Erdener’den bir WhatsApp mesajı geldi. Daktiloyla yazılmış bir metnin çıktısını göndermişti.

İlk anda ne olduğunu anlayamadım.

Ardından telefonum çaldı. Arayan Erdener’di. Ağabeyi Ersan Hoca, babasının sandıklarını karıştırırken bir yazı bulmuştu. Soru basitti ama benim için taşıdığı anlam tarifsizdi:

“Abim Ersan Hoca, babamın sandıklarını karıştırırken bunu bulmuş. Sen babam için şarkı mı bestelemiştin?”

Ekrandaki kâğıda baktım.

İmza benimdi.

“Hatırlıyorum,” diyebildim.

Telefon kapandıktan sonra bir süre olduğum yerde kaldım. İnsan bazen geçmişi hatırlamaz; geçmiş, doğru bir işaretle gelip insanı bulur.

Çalışma masamın hemen yanında, enstrümanlarımın arasında duran cümbüşü elime aldım. Sözleri önüme koydum. Şarkıyı hatırlamaya çalıştım.

Önce nakaratından birkaç kırıntı yakaladım. Sonra bir ezgi belirdi. Bir cümle diğerini çağırdı. Yıllardır kapalı duran bir kapı, yavaş yavaş aralanmaya başladı.

Cümbüşün tellerine dokundukça Raşit Baba’nın yüzü gözümde canlanıyordu.

O günkü dertleşmemiz, öfkesi, bana uzattığı bakış, şarkıyı dinlerken söylediği o üç kelime…

Derken gözyaşlarıma hâkim olamadım.

Elimde cümbüş, önümde yıllar önce yazılmış sözler vardı. Bir yandan çalıyor, bir yandan hatırlamaya çalışıyordum. Hafızamın bir köşesinde saklanan ezgi, sanki yıllardır o anı beklemiş gibi yeniden şekilleniyordu.

Dakikalar geçti.

Yaklaşık on dakika sonra telefonum bir kez daha çaldı.

Yine Erdener…

Bu defa aynı sandıktan, Raşit Baba’nın kendi el yazısıyla yazdığı başka bir metin çıkmıştı. Benim için hissettiklerini kaleme aldığı o yazı da gün yüzüne çıkmıştı.

İşte o an, geçmiş yalnızca hatırlanmıyordu; yeniden yaşanıyordu.

Bir kâğıtta benim yıllar önceki duygularım, diğerinde Raşit Baba’nın bana dair düşünceleri vardı. Aradan geçen zaman, o iki insanın birbirine söylemek istediklerini silememişti.

Bir tarafta benim elimden çıkmış bir şarkı, diğer tarafta onun kendi el yazısı…

İnsan böyle anlarda ne söyleyeceğini bilemiyor. Özünüz ağlıyor, gözünüz ağlıyor, sözünüz ağlıyor. Dudaklarınızda bir ezgi dolaşıyor ama içinizdeki duygu hiçbir cümleye sığmıyor.

Şarkının sözleri beni tam 25 yıl öncesine götürmüştü. Raşit Baba’nın bana yazdığı satırların üzerinden ise 23 yıl geçmişti.

Yirmi beş yıl…

Yirmi üç yıl…

Takvimler değişmiş, teknoloji değişmiş, haber yazmanın usulleri değişmişti. Ama bir insanın başka bir insanda bıraktığı iz, zamanın bütün değişimlerine direnmişti.

Üstelik o şarkı, benim hafızamda bile unutulmuşken Raşit Baba’nın sandığında yaşamaya devam etmişti.

Bazen insanın unuttuğunu hayat saklar. Bazen de bir insan, kendisi için yazılmış birkaç satırı ömrünün sonuna kadar koruyarak sizin hatıranızı sizden daha iyi muhafaza eder.

Raşit Baba’nın sandığı bana bunu öğretti.

Bir haberden doğan şarkı, bir ömre yayılan vefa

Şimdi o şarkı yeniden karşımızda. Yıllar önce yazdığım sözler, bugün biraz daha modernize edilerek yeniden hayat buluyor. Raşit Baba’nın oğullarına da söz verdim. Onu bir kez daha anacağız. Onun hikâyesini, gazeteciliğini, insanlığını ve bana bıraktığı o tarifsiz hatırayı yeniden paylaşacağız.

Ama mesele yalnızca eski bir besteyi gün yüzüne çıkarmak değil.

Mesele, unutulmaya yüz tutmuş bir hatıranın içinden bir insanın karakterini yeniden okuyabilmek.

Bir gazeteci, kendisine yapılan baskılara rağmen haksızlığa uğradığı anlatılan genç bir kadının sesini duyurmak için haber yapıyor. Ardından yaşadığı kırgınlığı bir dostuyla paylaşıyor. Dostu o kırgınlığı birkaç satıra döküyor, sonra ezgiye dönüştürüyor. Yıllar geçiyor. Şarkı unutuluyor. Fakat şarkının sahibi, kendisini anlatan o sözleri bir sandıkta saklıyor.

Ve gün geliyor, o sandık açılıyor.

İşte vefa bazen böyle bir şey…

Bir telefon sesiyle geçmişin kapısının açılmasıdır. Bir kâğıdın üzerinde kendi imzanızı görüp yıllar önceki hâlinize kavuşmanızdır. Bir cümbüşün tellerinde, çoktan kaybettiğinizi sandığınız bir insanın sesini yeniden duymaktır.

Raşit Baba artık aramızda değil.

Ama insanın geride bıraktığı şey yalnızca adı, soyadı ve ölüm tarihi değildir. Bazı insanlar başkalarının hayatına öyle dokunur ki kendileri gittikten sonra bile yaşamaya devam ederler. Bir öğrencinin çocukluğunda, bir meslektaşının hafızasında, bir ailenin sandığında, bir şarkının nakaratında…

Benim hayatımda Raşit Baba’nın yeri tam da burasıdır.

O, benim için yalnızca haber yazmayı öğrendiğim bir usta değildi. Hayatımın ilk yıllarında annemin fedakârlığını dünyaya duyuran gazeteciydi. Yıllar sonra yanına döndüğümde yol arkadaşım, dert ortağım, musiki sohbetlerimin eşlikçisiydi. Bir haksızlık karşısında duyduğu isyanı bana anlatan, benim birkaç satırımı kendine ayna yapan insandı.

Ve bugün, bir sandıktan çıkan iki kâğıt sayesinde bana bir kez daha şunu hatırlattı: İnsan, geride bıraktığı izlerin ne zaman, nerede ve kimin yüreğinde yeniden canlanacağını bilemez.

Raşit Özsürücü geldi geçti demek kolay…

Evet, Raşit Özsürücü diye bir adam geldi geçti bu dünyadan, demek mümkün.

Ama bu cümle, onun hikâyesini anlatmaya yetmez.

Çünkü o, bir zamanlar sırtında evladını taşıyan bir annenin fedakârlığını haberleştirdi. Bir çocuğun eğitim yolculuğunu gazete sayfalarına taşıdı. Yıllar boyunca memleketin haberlerini takip etti. Benim hayatımda ise yalnızca mesleğiyle değil, insanlığıyla da yer edindi.

Gazetecilikte kimi zaman manşetler büyür, isimler küçülür. Kimi zaman haber unutulur, onu yapanın adı arşivlerde kalır. Ama bazı gazeteciler vardır ki onların asıl eseri, yayımladıkları haberlerin çok ötesindedir. Bir insanın hakkını savunurken aldığı tavırda, bir gence gösterdiği güvende, bir dostun duygusunu yıllarca sakladığı kâğıtta gizlidir.

Raşit Baba’nın mirası benim için budur.

Bugün o şarkıyı yeniden elime aldığımda yalnızca bir beste hatırlamadım. Gençliğimi, ustamı, birlikte geçirdiğimiz günleri, onun öfkesini, kırgınlığını ve mesleğine duyduğu bağlılığı yeniden yaşadım.

Ve bir kez daha anladım ki bazı insanlar öldükten sonra susmaz. Onları tanıyanların hafızasında konuşmaya devam ederler.

Kimi zaman bir haberle…

Kimi zaman sararmış bir kâğıtla…

Kimi zaman da yıllar önce unutulmuş bir şarkıyla…

Raşit Baba, sen benim çocukluğumun bir fotoğrafında başladın hikâyeme. Gençliğimde ustam oldun. Yıllar sonra sandığından çıkan o kâğıtlarla yeniden karşıma çıktın.

Ben bugün sana bir kez daha teşekkür ediyorum.

Beni yıllar önce haberine konu eden gazeteciye, sonra meslek yolunda yanımda duran ustama, en sonunda da bir sandığın içinden bana hâlâ seslenebilen insana…

Bu memlekette bir Raşit Özsürücü yaşadı.

Onu herkes kendi hatırasıyla tanısın. Kimi haberlerinden, kimi mesleki mücadelesinden, kimi de hayatına dokunduğu insanlardan…

Benim payıma ise bir okul fotoğrafı, bir ömürlük dostluk ve yıllar sonra yeniden çalmaya cesaret ettiğim bir şarkı düştü.

O şarkı artık yalnızca benim değil. Onu sandığında saklayan Raşit Baba’nın, onu yeniden bulup bize ulaştıran oğullarının ve onun adını unutturmamak isteyen herkesin…

Çünkü bazı ustalar gider; öğrettikleri kalır. Bazı dostlar susar; hatıraları konuşur. Bazı gazeteciler dünyadan göçer; yazdıkları kadar yazılmasına vesile oldukları insan hikâyeleriyle de yaşamaya devam eder.

Raşit Baba…

Bu memleketten bir gazeteci geçti.

Benim hayatımdan ise bir ustadan çok daha fazlası geçti.

-

İşte o gün karaladığım dörtlükler.. Ertesi gün böyle bir şarkı ortaya çıkmıştı...25 yıl önce yüreğimden sökülen nağmelerle... Raşit babanın isyanlarıyla.

ŞARKIYI DİNLEMEK İÇİN VİDEOYA TIKLAYINIZ...

Ve şimdi, yıllar sonra, o şarkıyı yeniden çalarken biliyorum: Bazı vedalar bitmez. Yalnızca bir başka makamda, bir başka ezgide, yeniden başlar.

14 Eylül 2026

Mustafa Temiz

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.