Bizim meslekte buna “fikr-i takip” denir. Yani bir olayın peşine düşmek, sadece haber yapmak için değil, hakikatin üzerindeki tozu silmek için yürümek… Selendi’den çıkıp Ankara’nın koridorlarına kadar uzanan Şerife Yılmaz dosyası da işte tam olarak böyle bir hikâye. Şerife Yılmaz cezaevinde iddianame hazır. 10 yıl hapis cezası isteniyor.
İlk haberin mürekkebi kurumadan, ikinci dosya kendiliğinden yazılmaya başlamıştı zaten. Çünkü mesele sadece bir “dolandırıcılık vakası” değildi. Bu, biraz da bizim memleketin sosyolojisiydi. Hani derler ya, “Bal tutan parmağını yalar.” Bu hikâyede balı tutan da çoktu, parmağını kaptıran da.
Şerife Yılmaz… Selendi’nin mütevazı sokaklarından çıkıp, Ankara’da kendine bambaşka bir kimlik inşa eden bir karakter. Kimi zaman “diplomat”, kimi zaman “MİT mensubu”, bazen de NATO, BM temsilcisi… Ünvan bol, makam sınırsız, özgüven ise deyim yerindeyse tavan. “İnanmak, başarmanın yarısıdır” derler; Şerife bu sözün içini fazlasıyla doldurmuş anlaşılan. Önce kendisi inanmış, sonra başkalarına inandırmış.
Ama asıl mesele şu: Kimler inandı?
Demirci’nin dünyaca nam salmış halı tüccarları, eski-yeni siyasetçiler, Ankara’da görev yapan bürokratlar… Yani “kolay lokma” olmayan insanlar. En azından kağıt üzerinde öyle. Fakat hayat, bazen diplomaların, makamların, kartvizitlerin bir kenara bırakıldığı bir sahne kurar. O sahnede herkes aynı oyunun figüranı olabilir.
Şerife’nin elinde Karataş’ın Napolyon kirazı dolu sepetlerle kapı kapı dolaştığı anlatılır. Bu, sadece bir detay değil; adeta bir metafor. Tatlı bir başlangıç, ardından gelen acı bir son. “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” demiş atalar; burada yılan deliğinden çıkmış ama geri girerken cebine birkaç tomar parayı da almış gibi görünüyor.
Bugün gelinen noktada ise başka bir tablo var. Ankara’da yürütülen soruşturma, hazırlanan iddianame ve “nitelikli dolandırıcılık” suçlamasıyla istenen 10 yıla kadar hapis cezası… Hukuk kendi yolunda ilerliyor. Ama hikâyenin toplumsal tarafı hâlâ yerinde duruyor.
Çünkü ortada bir de “Şerifezedeler” var.
Kimi sessiz, kimi fısıltıyla konuşuyor. Kahvehane köşelerinde, kapalı kapılar ardında aynı diyalog dönüp duruyor:
“Sen ne kadar kaptırdın?”
“Benden de şu kadar aldıydı…”
Bir çeşit dayanışma mı, yoksa toplu bir suskunluk sözleşmesi mi, orası tartışılır. Ama kesin olan bir şey var: Kimse yüksek sesle konuşmak istemiyor. Çünkü bu hikâyede mağdur olmak kadar, kandırılmış olmak da ağır geliyor. “Akıllı köprü arayıncaya kadar deli suyu geçer” derler ya; burada köprü arayan çok olmuş, suyu geçen ise tek kişi.
İddianamedeki detaylar ise başlı başına bir kara mizah metni gibi. Sahte “Devlet Övünç Madalyası Beratı”, WhatsApp yazışmalarında NATO, BM, AB temsilciliği… Bir insanın aynı anda bu kadar “üst düzey” olması için ya çok büyük bir kariyer gerekir ya da çok büyük bir hayal gücü. Şerife’nin hangi kategoriye girdiğini artık mahkeme belirleyecek.
Ama şu soruyu sormadan geçemiyoruz: Bu kadar “büyük” bir hikâyeye kim, neden inanır?
Belki de cevap, tam olarak burada yatıyor. Çünkü bu sadece Şerife’nin hikâyesi değil. Bu, biraz da bizim “kolay yoldan çözüm” arayan zihniyetimizin hikâyesi. Bürokrasiye takılan bir işin “bir telefonla” çözülebileceğine inanma isteğimizin hikâyesi. Yani mesele sadece dolandırılan paralar değil; mesele, sistemin etrafından dolanma alışkanlığı
Sonuçta Şerife yakalandı. Ankara’da “enselendi”, tabiri caizse. Ama geride bıraktığı hikâye hâlâ dolaşımda. Çünkü bazı hikâyeler mahkeme salonlarında bitmez; toplumun hafızasında yaşamaya devam eder.
Ve gazetecilik de tam burada devreye girer. Fikr-i takip dediğimiz şey, sadece bir dosyayı kapatmak değil; o dosyanın bize anlattıklarını anlamaktır.
Şerife Yılmaz dosyası kapanır mı bilinmez…
Ama şu kesin: Bu hikâyede herkes biraz kendine bakmalı.
Çünkü bazen en büyük dolandırıcılık, insanın kendini kandırmasıyla başlar.
02 Mayıs 2026
Mustafa Temiz