Demokrasiyi sandığa indirgeyip halkın iradesini işlerine geldiğinde hatırlayan bir siyaset anlayışıyla karşı karşıyayız. Bir yanda sandıktan çıkmış belediye başkanları, diğer yanda operasyonlar, tutuklamalar ve görevden almalar… Ardından el değiştiren koltuklar, takılan rozetler ve seçim kazanılmışçasına yükselen alkışlar! Peki, bütün bu olup bitenlerin neresinde millet var?
Halkın oyuyla kazanılmayan bir makamın siyasi zafer gibi sunulması, seçmenin tercihinin bir siyasi törenin dekoruna dönüştürülmesi ve hukuki süreçlerin sonuçları üzerinden gövde gösterisi yapılması, demokrasinin en temel sorusunu önümüze koyuyor: Sandıkta halk konuşuyorsa, sandıktan sonra onun iradesini kim, hangi hakla kendi siyasi hesabına göre yorumluyor?
Son dönemde yaşadıklarımızı şöyle bir gözden geçirelim.
Muhalefetin elindeki belediyelere operasyonlar düzenleniyor. Gözaltılar, adliyeler, mahkeme kararları, tutuklanan belediye başkanları ve meclis üyeleri… Ardından İçişleri Bakanlığının kararıyla görevden almalar geliyor, valilik devreye giriyor ve seçim takvimini açıklıyor, belediye meclisinde başkan vekili seçimleri yapılıyor.
Seçimlerden önce çeşitli iddialar dolaşıma giriyor. Belediye meclisindeki aritmetik hesapları, siyasi pazarlık söylentileri, defalarca tekrarlanan seçim turları… Sonunda AK Parti'nin adayı kazanıyor ve belediye başkan vekili oluyor.
Ardından bir zafer havası estiriliyor. Sanki halk yeniden sandığa gitmiş, iradesini değiştirmiş ve yeni bir seçim kazanılmış gibi görüntüler ortaya çıkıyor.
Oysa ortada halkın katıldığı yeni bir seçim yok.
Bir makamın hukuki yollarla el değiştirmesi, o makamın halk nezdindeki siyasi meşruiyetinin de kendiliğinden el değiştirdiği anlamına gelir mi?
Hukuki süreç başka, halkın iradesi başkadır. Bu ikisini birbirine karıştırmak, demokrasinin temelini gözden kaçırmaktır.
Rozetler Takılıyor, Nutuklar Atılıyor, Peki, Halk Nerede?
Bir de siyasi parti değiştiren belediye başkanlarına bakalım.
Önce gazetelerde ve televizyonlarda falanca belediye başkanının AK Parti'ye geçeceği haberleri çıkıyor. Ardından günlerce telefonlar kapanıyor açılmıyor. Önce Kurum ziyaret ediliyor. Bu herhangi bir kurum değil, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum... Sonra ya Külliye ziyareti ya da külliye bürokrasisi telefonlar falan...Ardından transfer gerçekleşiyor. AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, grup toplantısında yeni katılan başkana rozet takıyor.
Sonra karşı takıma geçene mikrofon uzatılıyor. Transferi gerçekleştiren başkan, sözlerine Cumhurbaşkanı hitabıyla başlayıp övgüler sıralıyor. Salonda yüzler gülüyor, eller alkış tutuyor. Herkes büyük bir siyasi zafer kazanılmış gibi davranıyor.
Peki, bütün bu törenlerin merkezinde olması gereken vatandaş nerede? Vatandaş bunları Tv'den seyrederken bazen çayını höpürtederek içiyor, bazende içinden sessiz ama inanın sövüyor.
Bir belediye başkanının parti değiştirmesi hukuken mümkün olabilir. Ancak seçmenin bir partiye, onun vaatlerine ve yönetim anlayışına bakarak verdiği oy, başkanın parti değiştirmesiyle otomatik olarak yeni siyasi adresine taşınmaz.
Seçilmiş olmak, halkın iradesine sahip olmak değil; o iradeye karşı sorumluluk taşımaktır.
Bir yönetim değişikliğini siyasi zafer olarak sunabilirsiniz. Fakat o zaferin gerçek sahibini belirleyen, salondaki alkışların yüksekliği değil, seçmenin iradesidir.
Peki, Sokaklardaki Sessizlik Ne Anlatıyor?
Belediyelerin el değiştirdiği kentlerde, ilçelerde sokağa çıktığınızda vatandaşın tepkisi neden ilk bakışta görünmüyor?
İnsanlar konuşuyor ama cümlelerini kısa tutuyor. Bir vatandaş, “Bizi sattı başkan!” deyip geçiyor. Ardından konuşmasının ortasına bir virgül koyuyor sanki. Söyleyecekleri var ama susuyor.
Bu sessizliğin nedenini kesin olarak bilemeyiz. Her sessizliği öfkeye, her tepkisizliği siyasi hesaba bağlamak doğru olmaz. Ancak siyasetçinin de sokaktaki sessizliği onay olarak yorumlama lüksü yoktur.
İnsanlar her itirazlarını meydanlarda dile getirmez, her düşüncelerini mikrofonlara anlatmaz. Kimi konuşur, kimi susar, kimi de tercihini sandıkta gösterir.
Siyasetin en büyük yanılgılarından biri, vatandaşın sessizliğini memnuniyet sanmaktır. Çünkü bıkkınlık, umutsuzluk, çekingenlik ve onay dışarıdan birbirine benzeyebilir.
Vatandaşın ne düşündüğünü tahmin etmek yerine, özgürce konuşabileceği ve tercih yapabileceği demokratik ortamı korumak gerekir. Demokrasi, vatandaşın ne zaman konuşacağına siyasetçinin karar verdiği bir düzen değildir.
Barolar ve Ticaret Odaları da Bir Şeyler Söylüyor, Anlayan Var Mı?
Belediyeler üzerinden yaşanan tartışmalar sürerken, demokrasinin önemli unsurları olan sivil toplum kuruluşlarındaki seçimler de dikkat çekici sonuçlar ortaya koydu.
Cumhur İttifakı'nın yarıştığı İstanbul ve Ankara 2 No'lu barolarındaki seçimler geride kaldı. Her iki kentte de AK Parti'nin adayı olarak lanse edilen isimler seçimi kaybetti.
Ticaret ve sanayi odalarındaki seçimlerin önemli bir bölümü tamamlandı. Kalan seçimlerin de iki hafta içinde tamamlanması bekleniyordu.
Bursa ve Kütahya başta olmak üzere birçok ilde, bazı AK Partili yöneticilerin açık destek verdiği adaylar seçimi kazanamadı. Cumhurbaşkanı desteği algısıyla öne çıkmaya çalışan adaylar da bu desteği sonuca dönüştüremedi.
Peki, neden?
Baro ve oda seçimleri, belediye seçimleriyle aynı nitelikte değildir. Her kurumun kendi üyeleri, kuralları ve dinamikleri vardır. Bu sonuçlardan hareketle bütün ülkenin siyasi eğilimi hakkında kesin bir hüküm verilemez.
Ancak ortaya çıkan bir irade kulvarı var. Bu kulvarda irade ülkenin genel yapısı içinde belki bu kulvardan da ses yükseltiyor. Bu sonuçlar ülkededeki bir değişim dalgasının oluştuğunu gösteriyor olabilir mi? Sonuçlara bakınca anlıyoruz ki, halk eşit koşullarda rekabet ortamı istiyor.
Ancak bu seçimler, güçlü siyasi isimlerin desteğinin her koşulda sonucu belirlemediğini gösteren örnekler olarak değerlendirilebilir.
Benim gözlemim şu....
Cumhurbaşkanının ismi üzerinden oluşturulan seçim atmosferi, her yerde ve her koşulda sonucu belirleyen bir güç olarak görülemez.
Bir adayın arkasında siyasi iktidarın bulunması, onun mutlaka kazanacağı anlamına gelmez. Üyeler kendi değerlendirmelerini yapar, adayları karşılaştırır ve tercihlerini ortaya koyar.
Toplumda değişim talebine ilişkin işaretler bulunabilir. Genel politikalara yönelik memnuniyetsizlikler de siyasi parti tercihinden bağımsız olarak farklı seçim ortamlarında kendisini gösterebilir. Ancak her sonucu doğrudan iktidara tepki olarak okumak yerine, o seçimin kendi koşullarını değerlendirmek gerekir.
Asıl mesele, insanların tercihlerini özgürce yapabilmesi ve bu tercihlere saygı duyulmasıdır.
Adalet, Güçlünün Değil Herkesin Hakkını Korumalı
Bütün bu gelişmelerin merkezinde bir başka mesele var: Adalet.
Belediyelere yönelik soruşturmalar varsa hukuka uygun yürütülmeli, suç iddiaları delillerle ortaya konulmalı ve yargı bağımsız biçimde karar vermelidir. Hiç kimse makamı, partisi veya siyasi görüşü nedeniyle hukukun üstünde olmamalıdır.
Ancak aynı ilke herkes için geçerlidir. Hiç kimse de siyasi kimliği nedeniyle peşinen suçlu ilan edilmemelidir.
Tutuklama mahkûmiyet değildir. Soruşturma açılması, suçun kesinleştiği anlamına gelmez. Görevden alma işleminin hukuki dayanağıyla siyasi sonuçları da ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Bağımsız yargı, yalnızca karar vermekle değil, kararlarını siyasi etkilerden uzak biçimde aldığına ilişkin toplumsal güveni korumakla da yükümlüdür.
Adaletin ölçüsü, kararın kimin lehine veya aleyhine olduğuyla değil; hangi hukuk kurallarına, hangi delillere ve hangi güvencelere dayanılarak verildiğiyle belirlenir.
Eğer toplumda iktidara yakın olanla muhalif olanın aynı hukuk güvencesine sahip olmadığı düşüncesi yayılıyorsa, mesele birkaç davayı aşmış demektir. Artık tartışılan, adalet sistemine duyulan güvendir.
Hukukun üstünlüğü, iktidarın gücünü hukukla sınırlamaktır; hukuku siyasi gücün aracı hâline getirmek değil.
Demokrasinin Makamı Olur mu?
Bugün mesele yalnızca hangi belediyeyi kimin yönettiği değildir. Asıl mesele, demokratik iradenin ve hukukun siyasi hesapların üzerinde tutulup tutulmadığıdır.
Demokrasi, seçim sonuçları hoşumuza gittiğinde alkışlayıp hoşumuza gitmediğinde tartışmaya açacağımız bir düzen değildir. Rakibin kazandığı sonucu da hukukun çizdiği sınırlar içinde kabul edebilmektir.
Seçilmiş yöneticiler hakkında ciddi iddialar varsa bunlar bağımsız yargı önünde değerlendirilmelidir. Ancak bu süreçte masumiyet karinesi ve seçmenin iradesi de korunmalıdır.
Bir belediye yönetimi hukuki süreçler sonucunda değişebilir. Bir siyasetçi başka bir partiye geçebilir. Bir meslek kuruluşunda desteklenen aday seçimi kaybedebilir. Bunların her biri farklı koşullara tabidir.
Fakat temel ilke değişmez:
Hiçbir siyasi makam halkın iradesinden, hiçbir siyasi güç de hukuktan üstün değildir.
Belediyelerdeki yönetim değişikliklerini yalnızca kazanılan koltukların sayısıyla, baro ve oda seçimlerini de yalnızca siyasi kazanç veya kayıpla ölçmek eksik bir yaklaşımdır. Önemli olan, insanların özgürce tercih yapabilmesi ve iradelerinin adil kurallarla korunmasıdır.
Buradan ne anlamalıyız?
Çok basit......
Toplumun sesine kulak verecek, önce geçim, sonra seçim iradesini dikkate alacaksın.
Bir seçimi kazandığında bunu kendi başarının kanıtı sayıyorsan, kaybettiğinde de seçmenin kararına saygı göstereceksin. Bir makamı hukuki yollarla devraldığında dayanağını açıklayacak, siyasi meşruiyetine ilişkin soruların sorulmasını da doğal karşılayacaksın.
Bir adayı destekleyebilirsin. Ancak siyasi nüfuzun ve devlet makamlarının kendiliğinden seçmen iradesi ürettiğini düşünmeyeceksin.
Adaleti de yalnızca kendi tarafının başına geldiğinde aramayacaksın. Hukukun bağımsızlığını, sadece rakiplerin hakkında karar verildiğinde savunmayacaksın. Hak yememeyi bir siyasi tercih değil, herkes için geçerli bir ilke olarak kabul edeceksin.
Çünkü demokrasi, kazananın her şeyi aldığı, kaybedenin hakkını aramaktan vazgeçtiği bir oyun değildir. Kazananın da kaybedenin de hukuk önünde eşit olduğu bir ortak yaşam düzenidir.
Bugün belediyelerde, yarın barolarda, ertesi gün ticaret odalarında karşımıza çıkan mesele aynı soruda düğümleniyor. İnsanlar kendi iradeleriyle mi karar veriyor, yoksa kararlarının önceden belirlenmesini mi bekliyor?
Bu sorunun cevabını rozet törenleri, alkış sesleri veya zafer görüntüleri vermez.
Cevabı, özgürce tercih yapabilen insanların iradesi verir.
Siyasetçinin görevi, halkın iradesini kendi gücüne benzetmek değil, kendi gücünü halkın iradesiyle sınırlamayı bilmektir.
Halkın iradesi hiçbir siyasi partinin tapulu malı, adalet de hiçbir iktidarın emanet kasası değildir. Demokrasi, yalnızca kazananların konuştuğu bir kürsü değil; herkesin hakkını koruyan ortak vicdandır.
Halkın vicdanı devreye girecek ve o susuzluk, açlık, esaret gibi bizi sıkan, güvensizlik iklimi yayan süreci sona erdirecek vicdanı yeniden, bu ülkede tesis edecektir. Ben buna inanıyorum.
24 Ekim 2026
Mustafa Temiz