İletişim artık saniyelerle ölçülüyor. Parmak ucunla dünyaya ulaşıyorsun. Mesaj anlık, yorum hızlı, hakaret bedava.
Ama gel gör ki bu ülkede insanlar hiç olmadığı kadar birbirine uzak. Konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz. Yazıyoruz ama dinlemiyoruz. Bağırıyoruz ama kimse duymuyor.
Atalar boşuna dememiş: “Söz gümüşse, sükût altındır.”
Biz altını çoktan bozdurduk, gürültüden kulaklarımız sağır oldu.
90’lı yıllarda radyoculuk yaptım. Akşamları “Sevgi Yağmuru” programı…
Cep telefonu yok, sosyal medya yok, klavye delikanlılığı hiç yok.
Bir kulak radyoda, bir kulak ev telefonunda… İnsanlar sıraya girerdi konuşmak için. Samimiyet vardı, beklemek vardı, özlemek vardı.
Mektuplar gelirdi. Öyle WhatsApp mesajı gibi iki satır değil…
Kâğıda dökülmüş duygu, zarfa sığmayan içtenlik. Kurutulmuş çiçekler, çizilmiş kalpler… Meğer o çizimler bugünün dijital çölünde kaybolan insanlığın fosilleriymiş.
Bir de bilmeceler…
Önce kolay, sonra zor. Finalde öyle bir bilmece sorardım ki, kimse bilemezdi. Ertesi güne kalırdı. Merak uyku kaçırırdı ama kimse küfretmezdi.
Bir akşam yayından çıktım. Telefon çaldı.
Demirci’de görevli bir bankacı:
“Mustafa Bey, vallahi hanımla yatakta dönüp duruyoruz, söyleyin şu bilmecenin cevabını, sabah mesaim var!”
Bakın… Adam meraktan uyuyamıyor, ama ağzından bir tek hakaret çıkmıyor.
Şimdi ise biri başlığı beğenmez, küfre başlıyor.
Atasözü cuk oturuyor: “Terazi tartıyla, insan sözle ölçülür.”
Bugün tartı bozuk, söz zehirli.
Şimdi internet medyasındayım. Sosyal medya mı?
Vıcık vıcık. Herkes bilirkişi, herkes savcı, herkes hâkim.
Profil resmi yok, isim yok, yüz yok… Ama cesaret diz boyu.
Bu cesaret, yiğitlik değil; cahil cesareti.
Sokakta karşıma çıksa iki kelimeyi yan yana getiremeyecek tipler, klavyede aslan kesiliyor.
Atalar yine uyarmış: “Boş teneke çok ses çıkarır.”
Sosyal medya tam da bu yüzden gürültü fabrikası.
Haber paylaşıyorum. Altına yazıyorlar.
Sanki haberi ben yapmamışım da, suçun şahsi failiymişim gibi saldırıyorlar.
Ben de ne yapıyorum?
“Yazanın hakkı varsa, yazılanın da engelleme hakkı var,” deyip basıyorum düğmeye.
Tehdit mi var? Hakaret mi?
Ekran görüntüsü alınıyor, hukuk devreye giriyor.
Oradan gelen tazminatla bu ay kediler sevindi.
Tavuk ciğeri piyasası karıştı.
Adalet bazen sokak hayvanlarının karnını doyurarak tecelli ediyor, ne yapalım.
Okurla fikir alışverişi mi?
Ufuk açıcı yorum mu?
Neredeyse imkânsız.
Beni okuyanlar muhalif olduğumu biliyor.
Ama beni sevmeyenlerin de okuduğunu analizlerden görüyorum.
Çünkü bu ülkede haksızlığa uğramayan kalmadı:
Atanamayan, mülakatta elenen, şiddet gören, hakkı yenen…
Hepsi bu düzenin çarkında bir yerinden ezilmiş.
Ama bir de öyleleri var ki…
Ağaca düşman, hayvana düşman, kadına düşman, çocuğa düşman.
Bir de cesaretleri var…
Mübarekler her gün yürek yiyorlar sanki.
O yorumu yazarken hangi ruh haline bürünüyor çözemedim.
Kadınların giyimine karışan, onu döven adamı öven tipler.
Geçen haberi okumadığı belli ama yazmış.. "Garı kısmı dövmeyince yasılmaz" İğrenç bu tipler ya.. Resmen kusuyorlar ortalığa...
Ülke iki kutup. Böyle istediler. Böyle böldüler.
Öfke dili, yalanın tekrarından doğan sahte doğrular, montajlar, şantajlar…
“Benden değilse ölsün” noktasına gelen bir vicdan çürümesi.
Gazetecilik kolay iş değil.
Medya reklamla yaşar. Televizyon dizinin ortasında reklam girer, kimse ses çıkarmaz.
Ama internet sitesinde reklam görünce kıyamet kopar.
Biri yazmış:
“Reklam çıkıyor, seni takipten çıkarıyorum.”
Ne diyeyim?
"Hemen çık" diye cevap verdim. Bunu yazabilene durumu anlatıp zaman tüketmeye gerek var mı? Bence yok, böyle adamlar da "gereksiz" zaten...
Google reklamı dışında geliri olmayan bir siteyi, maaşlı kalemleri besleyen holding sanıyorlar.
Muhalifiz diye kamu reklamı zaten yok.
Bir de site maliyeti var, sunucu var, uykusuz gecelerin hesabı yok, emek var.
Ama bunları anlatmak, duvara nutuk atmak gibi.
Yetmiyor…
Ayda birkaç gün adliye yolları.
Para cezaları…
Bu işin sanki atık su vergisi gibi.
Nasıl su içiyorsan kanalizasyona bıraktıklarının vergisini ödüyorsun, gazetecilik yapıyorsan ve bedelini ödüyorsun.
Millet gergin.
Sokaklar gergin.
Herkes birbirinin boğazında.
Tarkan konseri haberi yapıyoruz, biri yazıyor:
“Sizin tuzunuz kuru galiba, bizi yakaladıkça öpüyorlar!”
İşte memleketin ruh hali bu.
Ne sevinç ortak, ne acı.
Kıssadan Hisse: Ülke olarak aynen bu hikaye gibiyiz..
Vaktiyle bir köyde iki komşu varmış.
Biri sürekli bağırır, çağırır, herkese laf yetiştirirmiş.
Diğeri sakinmiş, az konuşurmuş.
Bir gün köyün bilgesi sormuş:
“Niye hiç kavga etmiyorsun?”
Adam demiş ki:
“Çünkü kavga edenin sesi çok, sözü az olur.”
Bugün bu ülkede ses çok, söz yok.
Gürültü var, hikmet yok.
Ve en acısı şu:
İletişim çağında yaşıyoruz ama birbirimizi anlamaktan her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz.
Atalar son sözü yüzyıllar önce söylemiş zaten:
“Akıl yaşta değil, baştadır.”
Ama baş çalışmayınca, klavye yetim kalıyor.
Gidişat mı?
Sakin değil.
Aksine… Tehlikeli derecede gergin.
Türkiye mavi ekran çıkıyor, sistem error veriyor, virüsler işletim sistemini bozmuş, kesin format gerekiyor.
08 Şubat 2026
Mustafa Temiz
Zehra Doğan 6 Ay Önce
Mustafa Bey, bütün yazılarınız, gözlemleriniz, her zaman net, objektif ve gazeteciliğe yakışır kaliteleri.Bugünkü yazınız, son çeyrek asrın özeti, tesbiti, teşhisi olmuş.Soluksuz okudum.Aynı ıranda, ülkemiz, milletimiz için kaygılandım.Fakat , ümitsiz olma hakkımız yok...Yazılarınız çok insanımıza ulaşsın ve uyandırsın İnşAllah...Kaleminize kuvvet, ömrünüze bereket...Selâmlarımla...