Memleket, artık “utanmıyoruz” diyebilen bir siyasetin elinde savruluyor. Üstelik bu söz bir gaf değil, bir öfke anının dil sürçmesi hiç değil.
CHP’li Gökhan Günaydın’ın “sınavsız, mülakatsız kamuya alım” iddialarına yönelttiği “Hiç mi utanmıyorsunuz?” sorusu, aslında bu ülkenin işsiz gençlerinin, yıllarca KPSS sıralarında ömrünü tüketenlerin, torpilsiz hayatta kalmaya çalışan milyonların boğazından çıkamayan çığlığıydı.
Ve o sorudan sonra duyulan cevap, bu ülkenin vicdan duvarına çarpıp yankılandı.
“Evet, utanmıyoruz. Yaptığımız işten gurur duyuyoruz.”
Bunu diyen milli iradeyle oraya gelen bir milletvekili Grup Başkan vekili Özlem Zengin.
Bu söz, sıradan bir savunma değildir.
Bu söz, gücün vicdana karşı zafer ilanıdır.
Bu söz, “Biz kuralları tanımıyoruz ve bunu sizlerin yüzüne söylemekten de çekinmiyoruz” deme cüretidir.
Daha da kötüsü; bu bir umursamazlık değil, bir meydan okumadır.
Çünkü iktidar bu sözle birlikte yalnızca muhalefete değil, bu ülkenin tüm emek veren gençlerine şunu açıkça söylemiştir.
“Düzen böyle. Ve biz bu düzenden rahatsız değiliz.”
Bir zamanlar siyaset, en azından görüntüyü kurtarmak için de olsa “üzgünüz”, “araştıracağız”, “gereğini yapacağız” deme ihtiyacı hissederdi. Yanlışı örtmeye çalışmak, en azından yanlışın var olduğunun kabulüydü.
Bugün?
Bugün ne yanlışın kabulü var ne de örtme zahmeti.
Aksine, liyakatsizliğin siyasi bir başarı gibi sunulduğu bir dönemden geçiyoruz.
Bu artık kibir sınırlarını aşmış bir şeydir.
Bu, güç intoxikasyonudur — yani “hesap vermeme rahatlığının” yarattığı sarhoşluk olan güç zehirlenmesidir.
“Utanmıyoruz” demek;
Liyakate kapıyı kapatmaktır.
Hukuku sıradanlaştırmaktır.
Devleti yurttaşın evi değil, belli çevrelerin paylaştığı bir ganimet sofrasına çevirmektir.
Bu söz, atama bekleyen gençlere atılmış soğuk bir tokattır.
Üstelik bu tokat Meclis kürsüsünden, milletin gözüne baka baka atılmıştır.
Ama unutulan bir şey var.
Utanma duygusu, sadece bireyin ahlak pusulası değildir.
Toplumu bir arada tutan görünmez çimentodur.
O çimento dağılırsa;
Ne hukuk kalır geriye,
Ne adalet,
Ne de ortak bir gelecek.
Bugün Meclis’te “utanmıyoruz” diyebilen bir zihniyet varsa, yarın çok daha ağır adaletsizlikler karşısında da aynı pervasızlıkla susmayı seçebilir.
Bu tartışma, bir cümlenin değil; bir rejim anlayışının fotoğrafıdır.
Hesap vermekten rahatsız olan, eleştiriyi düşmanlık sayan, gücü kutsallaştıran bir anlayışın özetidir.
Ve bu anlayış artık gizlemiyor, saklamıyor, savunmaya bile ihtiyaç duymuyor.
Açık açık meydan okuyor.
O zaman geriye tek bir soru kalıyor.
Utanmayanların yönettiği bir ülkede yurttaşın onuru nasıl korunacak?
Bu soru yalnızca muhalefetin sorusu değildir.
Bu, aslında geleceğini kendi alın teriyle kurmak isteyen herkesin sorusudur.
Ve belli ki bu tartışma uzun süre unutulmayacak.
Çünkü bazı sözler vardır;
Söylendikleri anda tarihe geçerler.
Kimileri gururla yazılır, kimileri utançla…
Bu millet, utanmayı unutanlara, günü geldiğinde hafızasını sandıkla hatırlatmasını da bilir.
Hem de öyle bir hatırlatır ki, “utanmıyoruz” diyenlerin yüzünü değil, kibirlerini yere düşürür.
Mesele sadece bir cümlenin yarattığı şok değil.
Mesele, o cümlenin artık yadırganmıyor olmasıdır.
Evet, asıl felaket budur.
Çürümenin normalleşmesi.
Bugün siyasette duyduğumuz her şaşırtıcı açıklama, ertesi gün unutuluyor.
Her skandal, bir başka gündemin gürültüsü arasında buharlaşıyor.
Her hak ihlali, “O da bir şey mi?” diye diye sıradanlaşıyor.
Ve iktidar da bu unutkanlıkla besleniyor.
“Utanmıyoruz” diyen bir siyasetçinin rahatlığı, toplumun bıkkınlığından güç alıyor.
Çünkü yıllardır o kadar çok şey normalleştirildi ki…
İktidar artık halkın kalınlaşan sinir uçlarına güveniyor.
Elektriği, doğalgazı, kirayı ödeyemeyen milyonların gündemi hayatta kalmak olunca, vicdan erozyonunun farkına varmak zorlaşıyor.
Ekmek derdi büyüdükçe, adalet duygusu küçülüyor.
Ve siyasetçiler de biliyor.
“Geçim sıkıntısı varsa, hesap soracak enerji azalır.”
Tam da bu yüzden, en pervasız açıklamalar en zor zamanlarda geliyor.
Ama bütün bu tablo içinde gözden kaçırılan bir gerçek var.
Bir ülkede utanma duygusu yok olduğunda, önce adalet ölür.
Ardından liyakat ölür.
Sonra hukuk ölür.
En sonunda da umut ölür.
Ve umut öldüğünde doğan düzenin adı bellidir.
Kayıtsızlık rejimi.
Bugün toplum, “Benim sesim duyulur mu?” diye sormaktan vazgeçtiği için, iktidar “Biz utanmıyoruz” deme cesaretini kendinde buluyor.
Ama yanılıyorlar.
Bu ülkenin gençleri, torpilin gölgesinde boğulurken bile adalet duygusunu kaybetmedi.
Emekliler sofralarında eksilen ekmeğe rağmen onurlarından vazgeçmedi.
Üniversite mezunları işsizlik kuyruğunda beklerken bile hakkın değerini unutmuyorlar.
Bu yüzden “utanmıyoruz” diyenler, aslında kendi çürüme süreçlerini ilan ediyorlar.
Bir ülkede yönetenler utanmıyorsa, geriye yurttaşın utancı ve öfkesi kalır. Emin olun AKP'li olupta Özlem Zengin'in çıktığı o sandıkta ona oy veren bir kişi bile verdiği oyla seçilmiş, o insanın o sözünden utanıyorsa, bilin ki, ilk gördüğü yerde veya önüne ilk gelen sandıkta cevabı açık olacaktır.
Çünkü, yurttaşın biriken öfkesi sandığa sığmaz; sandığı belirler.
Bugün “gurur duyuyoruz” diyerek yapılan savunma, yarın aynı kibirle göğüslenen başka skandalların habercisidir.
Halkın iradesi, kibirle yarıştığında, kibirin sonu hep aynıdır.
Sessizlik.
Terk edilmiş bir iktidar koridoru.
Ve geride kalan bir cümle:
“Biz nerede hata yaptık?”
Ey ahali…
Bugün yaşananlar, yarının hafıza defterine not düşülüyor.
Bu millet, unutuyor gibi görünür ama zamanı geldiğinde hesabı hiç unutmaz.
Şimdi herkes kendine şu soruyu sormalı...
Eğer yönetenler utanmıyorsa, biz yurttaşlar neyi bekliyoruz?
Bu sorunun cevabı er ya da geç verilecek.
Hem de bu ülkenin geleceğine yön verecek bir kararlılıkla.
Devamı elbette gelecek…
Çünkü bu hikâye henüz bitmedi.
Asıl hesaplaşma, henüz başlamadı.
Bu ülkede artık utanç duymayanlar mı çoğunlukta, yoksa utanç duyan ama sesini bastıranlar mı?
Sorunun cevabı düşündüğünüzden daha kritik.
Çünkü bugün utanç duymayanlar güçlü görünse de, yarını belirleyecek olanlar onlar değil; suskuya mahkûm edilmiş milyonlardır.
Ve o suskunluk, aslında yaklaşan bir hesap saatinin ayak sesleridir.
Bir ülkede yönetim ahlaki pusulasını kaybedince, ilk bozulma siyasette değil; toplumun ruh hâlinde başlar.
Artık etrafınıza dikkatle bakın.
— Liyakat kalmadığında gençlerin hayalleri kırılır.
— Adalet yıkıldığında insanların birbirine güveni azalır.
— Ekonomik yük arttığında öfke sokak sokak yayılır.
— Kibir büyüdükçe iktidar halktan kopar.
— Ve kopuş arttıkça, o iktidarın sonu yaklaşır.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur.
İktidar, toplumdan gelen mesajı duymak yerine, güç gösterisi yaparak zayıflığını gizlemeye çalışıyor.
“Utanmıyoruz” sözünün altındaki gerçek, aslında büyük bir özgüven değil; büyük bir tedirginliktir.
Çünkü tarih boyunca hiçbir iktidar, kendine güveniyorsa böylesine kibirle konuşma ihtiyacı hissetmez.
Kibir, çöküşün öncesindeki son savunmadır.
Bu ülkede herkesin diline dolanan bir soru var.
“Bu düzen böyle devam eder mi?”
Sorunun yanıtı hem evet, hem hayırdır.
Evet, çünkü iktidar bütün imkanlarıyla düzeni sürdürmeye çalışıyor.
Hayır, çünkü halkın beklentileri ile iktidarın öncelikleri arasındaki uçurum artık kapanamaz noktaya gelmiştir.
Toplumun temel duygusu değiştiğinde, siyasi sonuç da değişir.
Bugün memlekette hangi kahvehaneye gitseniz, hangi otobüse binseniz, hangi pazarda iki sohbet etseniz, duyacağınız cümle hep aynıdır.
“Yeter artık.”
Bu cümleyi duydukları için telaşlanıyorlar.
Bu cümleyi duydukları için “utanmıyoruz” diyerek meydan okuyorlar.
Bu cümleyi susturmak için “başka gündemler” yaratıyorlar.
Ama boşuna.
Bir yerde “yeter artık” lafı yayılmaya başladıysa, siyaset çoktan yön değiştirmiştir.
Bu düzenin en büyük yanılgısı, halkın unutacağını sanmasıdır.
Hâlbuki bu millet unutmaz; sadece zamanın gelmesini sabırla bekler.
Hatırlayın..
Bu millet defalarca, tenceresine uzanan eli, cebini boşaltan beceriksizleri servis dışı çok bıraktı.
— Unutmadı.
— Biriktirdi.
— Sessiz kaldı.
— Ama bir gün döndü ve gereğini yaptı. O günün adı bir pazar günüydü belki takvime göre, oysa halk o güne " sandık günü" demişti.
Bugün de aynı süreç işliyor.
Belki seçim takvimleri, belki gündemin hızlı akışı, belki ekonomik sıkıntıların ağırlığı…
Hepsi insanların sesini bastırıyor gibi görünebilir.
Ama unutmayın...
Sessizlik, bazen pes ediş değildir.
Bazen büyük bir dönüşümün ilk anlarıdır.
Ve şimdi gelelim asıl gerçeğe...
“Utanmıyoruz” diyenler, bugün meydan okuyanlar, yarın milletin iradesi karşısında aynı cesareti gösterebilecek mi?
Hayır...
Kibirle yükselenler, halkla yüzleştiğinde neyin “gurur” duyulası olduğunu açıklayabilecek mi?
Hayır...
Devran dönerken, yüzleşmenin tek bir sahibi vardır.
Halk.
Ve bu halk, sandığa gittiğinde hiç kimsenin cümlesini unutmaz.
Hiç kimsenin tavrını, ses tonunu, meydan okumasını unutmaz.
Bugün duyduğumuz kibirli cümleler, yarın birer siyasi mezar taşı yazısı olacaktır.
11 Aralık 2025
Mustafa Temiz