Manisa Son Haber

SÜREÇ DEĞERLENDİRME RAPORU / Ahmet Orhan Yazdı....

Siyaset

2024 sonbaharında başlayan ve “terörsüz Türkiye” hedefiyle kamuoyuna sunulan süreç, bugün gelinen noktada yalnızca bir çözüm arayışı değil; adım adım ilerleyen kapsamlı bir siyasal dönüşüm planı izlenimi vermektedir. Bu planın en dikkat çekici yönü ise mimarları ile en güçlü muhaliflerinin aynı siyasi gelenekten çıkmış olmasıdır.

2024 yılı sonbaharında Devlet Bahçeli’nin sözleriyle başlayan süreç, ilk bakışta siyasi bir jest, bir temenni ya da bir iyi niyet çağrısı gibi görünüyordu. O günlerde yapılan açıklamalar, Türkiye’nin uzun yıllardır mücadele ettiği terör sorununa yeni bir yaklaşım getirme arayışı olarak yorumlandı.

Ancak zaman ilerledikçe ortaya çıkan tablo, bir niyet beyanından daha fazlasını işaret etmeye başladı.

2025 yılına gelindiğinde Meclis bünyesinde oluşturulan komisyonla birlikte süreç kurumsal bir zemine taşındı. Bu aşamadan sonra yaşanan gelişmeler, başlangıçta bir arayış gibi sunulan girişimlerin aslında belirli bir istikameti olan planlı adımlar olduğu düşüncesini güçlendirdi.

Kamuoyuna yansıyan bilgiler, birden bire ortaya çıkmış bir çözüm arayışından çok, önceden hazırlanmış bir yol haritasının aşamaları gibi görünmektedir.

Bu nedenle bugün sorulması gereken temel soru şudur:
Ortada gerçekten bir çözüm arayışı mı vardır, yoksa adım adım ilerleyen bir siyasi dönüşüm planı mı uygulanmaktadır?

Sürecin ilk günlerinde DEM Parti tarafından “müzakere” olarak adlandırılan temaslar, daha sonra Meclis zeminine taşınarak geniş katılımlı bir komisyon aracılığıyla yürütülmeye başlandı.

Bu komisyon, dışarıdan bakıldığında Türkiye siyasetinin geniş bir kesimini temsil eden bir yapı görünümündeydi. Sağdan sola, merkezden çevreye kadar birçok parti temsilci vermişti.

Ancak dikkatli bakıldığında bu geniş uzlaşma görüntüsünün önemli boşluklar içerdiği görülmektedir.

Türk milliyetçisi partiler arasında yalnızca Milliyetçi Hareket Partisi komisyonda yer alırken, milliyetçi geleneğin önemli temsilcilerinden İYİ Parti süreç dışında kalmıştır. Benzer şekilde muhafazakâr seçmenin önemli bir bölümünü temsil eden Yeniden Refah Partisi de komisyona katılmamıştır.

Bu durum, komisyonun temsil gücü konusunda ciddi tartışmalar doğurmuştur. Ortaya çıkan tablo, uzlaşmadan çok kontrollü bir mutabakat görüntüsü vermektedir.

Bu sürecin en dikkat çekici yönü, hiç şüphesiz siyasi rollerin alışılmış kalıpların dışına çıkmış olmasıdır. Türkiye siyasetinde milliyetçi hareketler uzun yıllar boyunca devletin üniter yapısının en güçlü savunucuları olarak görülmüştür. Ancak bugün ortaya çıkan tablo, tarihin ironik cilvelerinden birini gözler önüne sermektedir.

Sürecin öncülüğünü milliyetçi kimliğiyle tanınan bir partinin (MHP) üstlenmesi, buna karşı en sert muhalefetin yine milliyetçi kökenli siyasetçilerden (Dervişoğlu – İYİ Parti) gelmesi, siyasi tarih açısından dikkat çekici bir gelişmedir.

Bugün sürece karşı en net itirazların başında Müsavat Dervişoğlu gelmektedir. Dervişoğlu, sürecin başladığı günden itibaren neredeyse bütün siyasi mesaisini bu konuya ayırmış görünmektedir. Meclis kürsüsünden basın toplantılarına kadar her platformda dile getirilen eleştiriler, bu sürecin Türkiye açısından ciddi riskler taşıdığı düşüncesine dayanmaktadır.

Dikkat çekici olan ise son dönemde Dervişoğlu’nun şahsına yönelik çeşitli iddiaların gündeme gelmesidir. Bu gelişmeler, sürece yönelik eleştirilerin, birbirine düşman (FETÖ–AKP) belirli çevrelerde bile rahatsızlık yarattığı düşüncesini güçlendirmektedir.

Sürecin en tartışmalı boyutu ise hiç şüphesiz Abdullah Öcalan etrafında şekillenmektedir. Başlangıçta dolaylı bir unsur gibi görünen Öcalan faktörü, Bahçeli’nin adres göstermesiyle sürecin merkezine yerleşmiş görünmektedir.

Yapılan açıklamalar ve ortaya çıkan tartışmalar, Öcalan’ın yalnızca bir hükümlü olarak değil, aynı zamanda bir muhatap olarak değerlendirildiği izlenimini vermektedir. Bu durum, Türkiye’de alışılmış siyasi ve hukuki sınırların yeniden tartışılmasına yol açmıştır.

Bugün gelinen noktada Öcalan’a bir tür temsil statüsü tanınması ihtimalinin konuşulması bile kamuoyunda şaşkınlık yaratmaktadır. Bu gelişme, sürecin yönü konusunda soru işaretlerini daha da artırmaktadır.

Türkiye’de yaşayan Kürt kökenli vatandaşlar, diğer bütün yurttaşlarla aynı haklara sahip eşit bireylerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal, ekonomik ve bürokratik yapısı incelendiğinde, Kürt kökenli vatandaşların devletin her kademesinde yer aldığı açıkça görülmektedir.

Milletvekillerinden bürokratlara, iş insanlarından akademisyenlere kadar geniş bir alanda temsil söz konusudur. Bu nedenle Türkiye’deki durumu sömürge toplumlarına benzetmek tarihsel gerçeklikle bağdaşmamaktadır.

Türkiye’de yaşayan Kürtler; ne Amerika’daki ne Güney Afrika’daki siyahiler ne de Kızılderililer gibi tarihsel bir dışlanmışlık sürecinin ürünüdür. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında hukuki statü bakımından hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu nedenle etnik temelli ayrı statü arayışlarının toplumsal gerçeklikle örtüştüğünü söylemek güçtür.

Buna rağmen yürütülen tartışmaların giderek etnik kimlik temelli bir siyasal modele doğru evrilmesi, üniter devlet yapısı konusunda ciddi kaygılar doğurmaktadır. Ayrı statüler, ayrı tanımlar ve farklı temsil biçimleri üzerine kurulu bir siyasal model, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu dengelerini değiştirebilecek niteliktedir.

Bu nedenle yürütülen tartışmalar yalnızca bir güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir devlet modeli tartışmasıdır. Sürecin bu yönü, üzerinde en fazla durulması gereken konulardan biridir.

Bu süreçte Cumhuriyet Halk Partisi’nin tavrı da dikkat çekicidir. Hazırlanan raporlar ve yapılan açıklamalar, partinin üniter ve millî devlet yapısından taviz anlamına gelebilecek bazı konularda önemli açılımlara hazır olduğunu göstermektedir.

Buna karşılık ana muhalefetten güçlü bir itiraz yükselmemesi, siyasi boşluk duygusunu daha da derinleştirmektedir. Bugün gelinen noktada sürece karşı güçlü muhalefetin büyük ölçüde milliyetçi kökenli siyasi yapılardan gelmesi dikkat çekici bir durumdur.

Bu süreci yalnızca iç politika gelişmesi olarak değerlendirmek eksik olacaktır.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafya, etnik ve siyasi meselelerin çoğu zaman uluslararası güç mücadelelerinin konusu hâline geldiği bir bölgedir. Bu nedenle yürütülen tartışmaların dış etkilerden tamamen bağımsız olduğunu düşünmek gerçekçi değildir.

Türkiye’nin üniter yapısı ve toplumsal dengeleri, yalnızca iç politik tartışmaların değil, aynı zamanda uluslararası hesapların da konusu olmuştur. Bu gerçeği görmezden gelmek tarihsel bir körlük olacaktır.

Tarih bazen milletlerin önüne tuhaf aynalar koyar. Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo da böyle bir aynayı andırmaktadır.

Bir zamanlar devletin bölünmez bütünlüğünün en sert savunucuları olarak görülenlerin başlattığı bir süreç, yine aynı geleneğin içinden çıkanlar tarafından durdurulmaya çalışılmaktadır. Bu tablo, yalnızca siyasi bir tartışma değil; aynı zamanda bir tarih sahnesidir.

Bugün yaşananlar, yarının tarih kitaplarında birkaç satırla anlatılacaktır. Ancak o satırların arkasında bir milletin endişeleri, umutları ve korkuları yer alacaktır.

Eğer bu süreç gerçekten bir çözüm arayışıysa, şeffaf olmalıdır.
Eğer bir dönüşüm planıysa, millet bunu açıkça bilmelidir.

Çünkü milletin bilgisi dışında yürüyen her siyasal süreç, karanlıkta ilerleyen bir gemiye benzer.

Pusulası gizlenen bir geminin rotası millete değil, onu yönetenlere aittir.
Ve tarih göstermiştir ki rotasını milletten gizleyen gemiler, çoğu zaman limana değil, kayalıklara ulaşır.

25 Şubat 2026

Ahmet Orhan

Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.