Altmış yılın düşündürdükleri

Gecenin serinliğinde balkona çıkıp derin bir nefes aldı. Yüzünü okşayan rüzgârın içindeki geçmişin kokusunu hissetti. Uzaklarda, çocukluk günlerinden kalma bir tını çınlıyordu kulaklarında. Altmış yıl... 

Ne çabuk geçmişti zaman? Bir an durup düşündü. Sahi, nasıl geçmişti?

Gençlik yıllarında sığındığı hayaller şimdi hüzünle örülü anılara dönüşmüştü. 

O yılların coşkusu, içinde hâlâ bir kıvılcım gibi yanıyordu ama artık vücudu eskisi kadar çevik değildi. 

Aynaya her baktığında zamanın ona bıraktığı çizgileri görüyordu. Yüzündeki kırışıklıklar, yaşanmışlıkların birer imzasıydı. Gençken nasıl da korkardı yaşlanmaktan! 

Şimdi ise o korkuların yerini bir kabullenmişlik almıştı. Yaşanmış yıllar, ona sadece yaşlanmayı değil, olgunlaşmayı da öğretmişti.

Bir zamanlar gözü kara bir delikanlıydı. 

Cesurdu, düşünmeden hareket ederdi. Yolların sonunu düşünmez, rüzgâra kapılıp giderdi. 

Oysa şimdi, attığı her adımı tartarak atan bir adamdı. Hayatın getirdiği tecrübeler, ona sabrı öğretmişti. İnsanları daha iyi anlamayı, susmanın bazen en güçlü söz olduğunu, kayıpların hayatın bir parçası olduğunu öğrenmişti.

İçinde hep bir burukluk vardı. Kaybettiklerinin özlemi, söyleyemediklerinin pişmanlığı, keşkelerle dolu birkaç kırık anı... 

Gençliğinde göz ardı ettiği şeyler şimdi karşısına dikiliyordu. Zaman, hataları affetmiyordu ama insanın onlarla barışmasını sağlıyordu.

Yıllar boyunca sevmiş, sevilmiş, kavuşmuş, ayrılmış, kazanmış ve kaybetmişti. 

Şimdi ise hayatı daha farklı bir pencereden izliyordu. 

Gençken sonsuz gibi görünen zamanın aslında ne kadar kıymetli olduğunu anlamıştı. Geriye dönüp baktığında, en değerli anlarının sevdiği insanlarla birlikte olduğu zamanlar olduğunu fark etti. 

Para, mevki, başarı... Hepsi gelip geçmişti ama sevdikleriyle yaşadığı anlar, yüreğinde birer yıldız gibi parlıyordu.


İnsan yaş aldıkça, ölümü daha sık düşünür oluyordu. Gençken ölüm bir masal kahramanı gibi uzaklarda dolaşırken, şimdi hemen yanı başında sessizce bekleyen bir dost gibiydi. 

Ama korkmuyordu. Hayata doymuş muydu? 

Belki hayır. İnsan hiçbir zaman tam olarak doyamazdı ki... Ama en azından elinden geleni yapmıştı. Yaşadığı her şey, onu bugün olduğu insan yapmıştı.

Balkondan gökyüzüne baktı. 
Yıldızlar göz kırpıyordu ona. 
Geçmişiyle, pişmanlıklarıyla, anılarıyla bir bütündü artık. Derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. 
Hayat ne garipti... Gençken bir an önce yaşlanmak isterken, şimdi keşke biraz daha vakti olsa diye düşünüyordu.

Ama şunu biliyordu: Zamanın aynasına baktığında, orada gördüğü adamdan utanmıyordu. Ve bu, altmış yılın ona verdiği en büyük hediyeydi.

Altmış yaşın olgunluğunda, zihninde her dönemi anımsatan ve dağarcığında not alan başlıkların hepsi bir insan, her yaşanılan hikayenin de anımsatanı  bir şarkıydı artık.

Özel zihin arşivinde kalan ise sadece nefes alıp verdiği zaman diliminin onda bıraktığı kimi çizik, kimi derin izlerdi.

Altmış yaş artık özeldi, özgür dönemin de başıydı...

Bundan sonra ne yaşarım endişesinden uzak, fakat yaşadığı her anın tadını çıkaran serseri bir ruhla gezmek, nefes alırken, bakarken hayatın içinde tahlil ve analizlerinde önemsiz olduğunu anlamak vardı.

Kısaca kabulleniş vardı...

İnceldiği yerden kopsun fikirsizliliği de özgüven gibi bir şey artık...Esas yorgunluk yılların değil, güçlü görünmek için gösterilen çabaların, gülümsemelerin yorgunluğuydu...Yaş altmış ise artık tatil zamanı, sol kolunda saat olmayan, güneş ve yıldızlarla zamanı ayarlayan yeni bir milat belki de...

21 Şubat 2025

Mustafa Temiz
 

YORUM EKLE