Tarihin bize gösterdiği gibi, herhangi bir ideolojik fikir, tutunum ve davranış, kendisine rakip, daha iyi, geçerli olduğu sanısını kabul etmez, kabullenmez. Toptancı bir bakışın, düşüncenin ürünü olan ideolojik bütünler yanılgılarını, yanlışlıklarını ve tarih dışılıklarını asla kabullenmezler; bunun için bütün bilimleri zorla emirlerine amade, memur kılarak, bu halin altında yatan mutlak nedenlerin sorgulanması gibi zor bir işe beyinlerimizi koşmamızı isterler. Kendi ideolojik yanılgı veya yetersizliklerinin suçunu, onlara göre belirlenen bizim cahilliğimizle gidermeye çalışırlar.
On dokuzuncu yüzyıl koşullarının ürettiği ideolojiler olan sosyalist -komünist söylemlerin yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği yaşanırken içine düştükleri tarih dışılıklarını gidermek için liberal bir yüzle kimlik, özgürlük ve ötekilerin etkinliğini talep etmesi ideolojik zaaf ve yetersizliklerini maskelemek içindir. Gerçi kimlik, özgürlük ve ötekinin varoluşuna birey, toplum ve siyasal irade olarak, belirli noktalarda karşı çıkan yoktur; olması da beklenemez ancak bunun hangi sınır bölgelerinde nasıl şekilleneceği konusu tartışmalıdır; tartışılması da hayatın olağan akışı içinde elzemdir. Bu tartışmaların içindeki farklı görüş, duyuş ve düşünüşleri doğrudan mahkûm edici, yok sayıcı, aşağılayarak belirleme hakkı kimsede olamaz. Bugün ülkemizdeki sol-liberal zihnin, ithal fikirlerle, hem toplumuna yabancı hem de tarih dışı bakışlarıyla her şeyi belirleme hakkını kendilerinde bulmaları, gözümüze sokmaya çalışmaları ne kadar irrite ediciliklerini olduğu kadar, zavallılıklarını da iyi görmemizi sağlıyor. Bu paragrafı özlü bir cümle ile bitirecek olursak, “gaflet ve dalaletten sonra ihanet gelir”.
Modern milliyetçilik, 19. Yüzyılın ilk çeyreğinde ideolojik ve siyasal gündeme bomba gibi düştüğünde, kafaları liberal ve sosyalist fikirlerle iğdiş olmuş ve ek olarak Türkçesiyle mankurtlaşmış Avrupalı aydınlar, onu geçici bir moda, toplumsal bir hastalık ya da üzerinde söz tüketmeye değmez bulmuşlardır. Milliyetçiliğin ne Aristo’su, ne Marks’ı, ne de Renan’ı vardır. Çoğunlukla üçüncü sınıf aydınların fantezisi olarak unutulacağı düşünülmüş ama o günden bugüne tüm inatçılığı ile birey ve toplumların en çok rağbet ettikleri ve hala en geçerli dünya görüşü olmaya devam etmektedir. Yaldızlı söylevlerin gölgesine sığınan, sahte veya başka cennetler sunan sol, liberal ve dini söylemlerin dumura uğradığı bu çağda hala ilkel ve bir o kadar da banal etnik ve milli söylemler kitleleri peşinden koşturuyorsa, sizin o destansı çabalarınınız ve gayretkeşliklerinizin, sahte Che Guevaralarınızın, lağım kokusu sloganlarınızın, victory işaretlerinizin konformist havasında soluklamalarınızı değersizleştiren bu milliyetçi hava, maazallah sizi de zehirleyebilir.
Biraz gayret edip araştırır ve de okursanız 11. Yüzyıldan itibaren Bizans, İtalyan ve Haçlı kronikleri, tüm Anadolu için Türkiye(Turchi) adını kullanır. Batı dillerine de bu kaynaklardan geçer. Neden sadece Türkiye adını kullanırlar da Fransa(!), Rusya(!), Hindistan(!), Çin(!) adını kullanmazlar? Selçuklu ve Osmanlının bu adı kullanmaması kendi hanedan tarihleriyle ve İslam-Arap yazınıyla ilişkilidir ve kendi Türk kimliklerinden bihaber olduklarını söylemekte cehalettir. 16. Yüzyıldan itibaren yazılan tüm Osmanlı Tevarih’lerinin, en azından başında, kendilerinin (Osmanlının), Türk’ün bir Oğuz boyundan geldiklerini bilir ve dillendirme ihtiyacı duyarlar.
Ömer Seyfettin’in Piç hikâyesindeki tiplerin yeni sürümleri olan bugünküleri saymazsak, Türk olupta tarihsel Türk’ü merak eden herkes Türk ile Bozkurt’un mitolojik bağını bilir, öğrenir. Türk için Bozkurt’un bir imge olarak tarihsel bir bilinç olmasına katkı yapan şey hayvansı yanıyla onun tabiat içinde, sürü halinde ve davranış biçimindeki özgünlükleridir. Güçlü ve korkulan yanıyla Bozkurtta kendini bulan ve özdeşleştiren Türk, doğuşunu ve varoluşunu, ana ve kılavuz imgesinde, ona izafetten açıklayan bir dizi destansı anlatıyı da kendi kişisel muhayyilesine yerleştirmiş ve tarihe taşımıştır. Onun bir insanı doğurması veya bir insansı davranış olan yol göstericiliği, gerçekle ilişkili değildir ve olması da düşünülemez. Gündelik dilde birine veya bir şeye hayvan, bitki veya bir doğa olayı ile sıfatlandırmak onu o hayvan, bitki ve doğa olayı ile eşitlemez, sadece bizim onu öyle görmek isteğimizle ilişkilidir. Bozkurt’unda Türk’le ilişkisi böyle bir sıfat ilişkisidir. Arayıp-soruştursanız tarihten günümüze birçok toplum, etnik ve devlet kendilerini bu tür bir sıfatlandırmayla tanımlamaya özen gösterdiğini görebilirsiniz.
Türklerin, tarihte bir sembol hatta bir totem olarak, Bozkurt’u kullandığı hakkında en çok bilgimiz olan Göktürklerdir. Daha öncesi hakkındaki bilgi kırıntıları spekülatiftir. Sonrası içinde aynı şey geçerlidir. Yeni Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu sonrası sembol arayışları ve Atatürk’e atfedilen Bozkurt’u sembol yapma fikrine karşı, onun insan olgusunu öne çıkaran söylemin kaynağı Afet İnan ve Falih Rıfkı Atay’ın yazdıklarıdır.
İlk dönem Cumhuriyet ve Atatürk ravileri bağlamında Afet İnan ve yazdıkları genellikle güvenilirdir. Afet İnan’ın yazdıklarını bilimsel düşünce analizine tabi tuttuğunuzda da bir tutarlılık oluşur. Yazdıklarındaki söylem, Atatürk’ün pozitivist ve realist akıl yürütme ve bakışına da uygun düşer. Falih Rıfkı Atay ise bir gazeteci kimliği ile siyasal iktidarın sözcüsüdür; konjonktürel olarak ve çoğunlukla iktidarın beklentilerine uygun kalem oynatır. Ancak ideolojilerin ve dinlerin üçüncü şıkka kapalı olduğu; felsefenin sonsuz şıkta kaybolduğu ortamda, bilimsel düşünce doğası gereği şüpheci ve çoğul önermelere yaslanır. Hele tarihsel bir olgu, olay ve durumu yanlı ve tekil kaynakla açıklamak, anlamlandırmak ve yorumlamak onun zayıflığını da beraberinde getirir. Atay ve İnan, devlet armasının Bozkurt olamayacağı Atatürk referanslı anlatılarını kayda geçtikleri veya dillendirdikleri tarih, en erken 1950’lerin başıdır. Bu tarih, siyasal iktidarı ellerinde tutan devletlülerin, 1944’te, Bozkurdu sembol olarak kullanan, Türkçüleri ve Turancıları hem adli hem de fikir olarak mahkûm ettikleri tarihin sıcak dünyasına aittir. Atatürk’ü referans olarak kullanıp ve bir tarihsel anekdotla süsleyenlerin Bozkurt karşıtlıklarının olup olmadığını tahmin etmek zor bir durumdur. Dönemin gazetelerine bakılarak, 1944’lerden sonra Falih Rıfkı’nın köşe yazılarında, siyasal iktidarın isteği doğrultusunda Türkçü-Turancılığı mahkûm eden çok sayıda köşe yazısı bulmak mümkündür. Afet İnan’ın ise Atay’a göre böyle bir handikabı olmadığı düşünülebilir.
Atatürk döneminin para, pul ve düşünce ve gençlik örgüt logolarında kullanılan Bozkurt’un kendiliğinden Türk’ün sembolü olduğunu ama bunu devletin resmi bir sembol olarak teyit etmemesini nasıl izah ve yorumlamamız gerekir?.. Atatürk dönemi para ve pullarda bozkurt kullanımı ile ilgili söylemlerde, 1925 yılı referans verilerek, Atatürk’ün bilgisi ve izni olmadığı ve onun her şeyle ilgilenemeyeceği insani bir anlatıya itibar edilmemesi gerekir. İlk önce Atatürk’ü tanımak gerekir. Atatürk, dönemin koşullarında yetişme tarzı bakımından, bilgiye ve onu analitik değerlendirmeye yatkındır. Tüm verileri görmeden nihai kararı vermekte acele etmeyen bir yöntemi içselleştirmiş Atatürk’ün, ülkede kullanılacak paranın ve basılacak pulun nasıl olacağında, onun onayından geçmeden tedavüle çıkması mümkün değildir.
İnan ve Atay’ın anlatılarını referans alırsak, Atatürk’ün devlet arması için bozkurt önerisinden daha iyi bir öneri beklediği ya da bu konuda kararsız bir duruş sergileyerek ileriye ertelediği düşünülmelidir. Ek olarak Atatürk’ün devlet arması olarak Bozkurdun önerildiği tarihsel zemin spekülatif Türk dil ve tarih tezlerinin sıcak havasına denk düşer; bir devlet armasının ne olacağından çok, bu tezlerin bilimsel yönüyle test edilmesi ve kabul edilirliğinin öncelikli olmasıdır. Bu alanlarla ilgili bilimsel çalışmalarının yönü ve hızı beklentileri karşıladığı zaman zaten tarihsel Türklüğün güncel görünümü netleşecektir. Birçok konu gibi devlet armasının ne olacağı da son halini alacaktır. Ne yazık ki hem Atatürk’ün ömrü buna yetmemiş hem de dil ve tarih alanındaki çalışmalar duraklama veya başka yönlere evrilmiştir.
Bana bu yazıyı yazdıran saik, bir futbolcu kardeşimizin, milli maçta attığı gol sonrası iki eliyle yaptığı “Bozkurt” işaretidir. Siyasal olarak MHP ve Ülkücülerle ilişkilendirilen bu Bozkurt işaretinin bazı arkeolojik bulgulardaki zorlama varlığını bir yana bırakırsak, bu işaretin ilk kullanımının Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Türk devlet ve toplumlarında ortaya çıktığıdır. Ancak çevremdeki çok sayıda eski ülkücünün fotoğraf albümlerini görme fırsatım oldu ve yetmişli yıllara ait bazı ülkücülerin bu işareti yaptığına dair birkaç fotoğraf görmüş ama miting meydanlarda çekilmiş fotoğraflarda böyle bir işaret olmamasını yadırgamıştım. Ben bu işareti Türk Milliyetçiliğinin efsane lideri ve MHP’nin genel başkanı Alparslan Türkeş’i ziyaret eden Moldovya’daki Gagavuzlardan bir hanımefendinin yaptığına şahit olmuş; ilk kez onda görmüştüm. Başkaları da başka şahitliklerini öne sürebilirler, bunda bir beis yoktur. Sonrasında bu bozkurt işareti özellikle Ülkücüler arasında yayılmıştır. Başbuğ Türkeş’in sağlığında bir Erciyes Kurultayında omuzlarda taşınan Bozkurt heykelini görünce, “siz putperestmisiniz?” diye hışımla haykırdığını ve bozkurt heykeline karşı olduğuna da şahit olmuştum. Ancak kendisi de miting ve yurt gezilerinde bu işareti yaptığı gibi, Ülkücülerin destek ve oyuna talip olan çok sayıda siyasetçinin de bu işareti yaptığına kamuoyu şahittir. Spor müsabakalarında ve futbol sahalarında da daha önce yapanlar olmuştu. Burada ne o siyasetçileri ne de o sporcuların ismini yazmadım, açıp gazetelerden öğrenebilirler.
Bir spor karşılaşmasının genellikle üç sonucu vardır: Yenme, yenilme ve beraberlik. İster bireysel, ister takım olarak her karşılaşmanın kendi içinde bir ruhsal havası vardır ve karşılaşma başında, içinde ve sonunda ister istemez bu ruhun bir taşması olur. Milli nitelikli karşılaşmaların havası da başkadır; bir ülkeyi ve o ülkenin insanlarını temsilde o ülkenin maddi-manevi desteğini hissettiğiniz gibi, onun için başarma ve o ülkenin tarihine geçme isteği de ön plandadır. Son seyrettiğimiz Avrupa Futbol Şampiyonasındaki Avusturya-Türkiye maçını son on beş dakikasını farkında olmadan ayakta ve heyecan içinde seyrettim. Benim gibi çok kişinin olduğunu söylemeye gerek var mı bilmem. Maç sonunda da bizim çocuklardan memnun ve gurur duyduğumu söylememe de gerek yok sanırım. Onlarda bu maçın içinde yaşadıkları yoğun duygu selini maç içinde ve sonunda gösterdiler. Göstermeselerdi bir garip olurdu her halde. Tabii bu sevinci kıskanan Türk düşmanları ve bölücü artıkları, yenildiğimizde keyiflendikleri gibi Türk milli takımı yenince tabii üzülmüşlerdir. Bunun için en son yenilip elendiğimiz Hollanda maçı sonrası, sevinçten göbek atan Fetö beslemesi gazeteci müsveddeleri ile PKK artıklarının twitlerini bakmak yeter sanırım.
Maç içinde genç futbolcu kardeşimizin Bozkurt işareti kısa sürede olsa ülke gündemini belirlediği gibi, uluslararası ilişkilere, oradan da UEFA’nın tutumuna kadar bir dizi tartışmaya ve cezaya yol açtı. Elbette burada kabaca iki görüş, “yapmasaydı” ile “yapsın ne olur” arasında sıkıştı. Türkiye’de sadece Türk olanlar yaşamadığından tutun, Türk milletini kaba ırkçılığına kadar suçlayıcı nitelikte bir düzine laf edildi. Alman, Fransız faşizmini, Kürt, Arap, Yunan ırkçılığını mubah gören ve ona bir gerekçe üreten mankurt kafalar, Türk olanla ne kadar sorunlu olduklarını bir kez daha ortaya koydular. Bu tavırlarını ve söylemlerini bir başka ülkede yapsalar en hafifinden tefe konulacaklarını, kıçlarına teneke bağlanacağını bilirler ama Türk milletinin engin hoşgörüsü (bazen can sıkıcı olabiliyor ama) gene de bizim milletimizin en güzel hasleti olarak onları dokunulmaz kılıyor.
Son söz olarak, sol-liberallerin başka güneşte kuruduklarından, sahtekâr Atatürkçülerin laikçi yobazlıklarından, ilkel din bezirganlarının “Meksika Sınırından” sıyrılıp bu ülkenin her insanın bir Bozkurt olduğuna iman edip onu güçlü kılmanın yol ve yöntemlerini bulmadığımız sürece başta ulu Atatürk olmak üzere tüm atalarımız bizden hesap sorma hakları vardır. Bozkurt işareti değil de victory işareti yapsaydı onu baş tacı edecek olan süzme soysuzları bir yana bırakıp bu genç futbolcu kardeşimizi yaptığından dolayı linç etmek yerine bize kim olduğumuzu ve kim olmamız gerektiğini hatırlattığı için baş tacı etmemiz gerekir. Türk olmak ve bu ülkenin insanı olmak bunu gerektirir.
11 Temmuz 2024
Prof. Dr. Celal Metin
Volkan OVA 2 Yıl Önce
Hocam, Kaleminize ve yüreğinize sağlık