Bankerler krizinden 45 yıl sonra Türkiye yine aynı temel soruyla karşı karşıya: Finans piyasalarında vatandaşın parasını koruyacak denetim, piyasanın hızına yetişebiliyor mu?
FON KRİZİ VE DENETİM SORUNU
Birinci bölümde Türkiye'nin bankerler ve bankacılık krizleriyle yaşadığı iki büyük finansal sarsıntıyı hatırlattık.
Şimdi gelelim bugüne.
Çünkü bugün yaşananlar, geçmişteki krizlerin aynısı değildir. Ancak geçmişte yaşananların bize öğrettiği “denetim” meselesini yeniden gündeme getiriyor.
BU KEZ SAHNEDE FONLAR VAR
Yatırım fonu nedir?
En basit ifadeyle anlatırsak:
Vatandaş, parasını tek tek hisse senedi seçmek yerine profesyonel bir portföy yöneticisine emanet eder.
Fon yöneticisi de toplanan parayı belirlenen kurallar çerçevesinde hisse senedi, tahvil, para piyasası araçları veya başka finansal varlıklara yatırır.
Vatandaşın beklentisi basittir:
“Ben finans uzmanı değilim. Paramı bu işi bilenler yönetsin.”
İşte bu cümle, finans sisteminde güvenin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya yeter.
Çünkü vatandaş, fonun içindeki her hisseyi, her işlemi ve her fiyat hareketini takip edemez.
Bunun için zaten profesyonel yöneticiler ve denetleyici kurumlar vardır.
PEKİ, NE OLDU?
Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) 18 Eylül 2026 tarihli açıklaması, önemli bir ayrıntıyı ortaya koydu.
SPK, 2025 yılının son çeyreğinden itibaren özellikle bazı serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları üzerinden, fiili dolaşım oranı düşük bazı hisselerde, şirketlerin temel finansal büyüklükleri ve ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlediğini açıkladı.
Bu konu, 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesi toplantısında da gündeme gelmişti.
Yani bugün ortaya çıkan tablo, bir gecede oluşmuş görünmüyor.
Asıl soru da burada başlıyor:
Risk daha önce görülmüşse neden daha erken ve daha güçlü tedbir alınmadı?
Bu sorunun cevabını zaman gösterecek.
RAKAMLARIN ANLATTIĞI BÜYÜKLÜK
17 Eylül'de SPK, 7 portföy yönetim şirketinin TEFAS'ta işlem gören fonlarıyla ilgili önemli tedbirler aldı.
Toplam 130 fonun tasfiyesi gündeme geldi.
Bu fonların toplam büyüklüğünün yaklaşık 891 milyar lira, yatırımcı sayısının ise yaklaşık 353 bin kişi olduğu bildirildi.
Rakamların büyüklüğüne dikkat edelim:
891 milyar lira.
353 bin yatırımcı.
Bu nedenle mesele artık yalnızca birkaç şirketin veya birkaç fon yöneticisinin meselesi değildir.
Böylesine büyük bir finansal yapıda yaşanan güven sorunu, doğal olarak bütün piyasanın dikkatini çeker.
SPK ayrıca bazı şirketlerin paylarındaki işlemlere ilişkin manipülasyon şüphesiyle 38 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu. Adli süreçte bazı yöneticiler hakkında tutuklama kararları da verildi.
Burada hukuk açısından önemli bir çizgiyi korumak gerekiyor:
Soruşturma başka şeydir, kesinleşmiş suç başka şey.
Dolayısıyla soruşturulan kişileri peşinen suçlu ilan etmek doğru değildir.
Fakat soruşturma varsa bütün ilişkilerin ve işlemlerin şeffaf biçimde incelenmesi de o kadar gereklidir.
ASIL MESELE: FİYAT MI, GÜVEN Mİ?
Bir hisse senedinin fiyatı yükselebilir.
Sonra düşebilir.
Borsanın doğasında risk vardır.
Kimse yatırım yaparken sürekli kazanacağını garanti edemez.
Fakat finans piyasalarında başka bir durum söz konusuysa mesele değişir.
Eğer düşük fiili dolaşıma sahip hisselerde olağandışı fiyat hareketleri varsa…
Eğer fonların belirli hisselerdeki yoğunlaşması piyasayı etkiliyorsa…
Eğer fiyatlar şirketlerin gerçek ekonomik büyüklüklerinden kopuyorsa…
O zaman artık yalnızca “Yatırımcı zarar etti.” diyemeyiz.
“Bu piyasa nasıl bu noktaya geldi?” diye sormamız gerekir.
Çünkü denetim tam da bunun için vardır.
HÜKÜMET NEDEN PİYASAYA MÜDAHALE EDİYOR?
Burada başka bir kavramı da doğru anlamak gerekiyor:
Likidite.
Finans piyasasında herkesin aynı anda parasını nakde çevirmek istemesi hâlinde, kâğıt üzerinde değerli görünen varlıkların hızla satılması gerekebilir.
Çok sayıda kişi aynı anda satmaya başladığında fiyatlar daha da düşebilir.
Bu düşüş, yeni satışları tetikleyebilir.
Böylece bir likidite sorunu büyüyerek piyasa sorununa dönüşebilir.
Bu nedenle Merkez Bankası, piyasadaki likiditeyi artıracak adımlar attı.
Reuters'ın aktardığına göre repo fonlaması 300 milyar liraya çıkarıldı. Bankaların bankalararası piyasadan borçlanma limitleri artırıldı. Ayrıca kredili hisse işlemlerindeki asgari özkaynak oranı geçici olarak yüzde 35'ten yüzde 20'ye indirildi.
Bunların amacı, yatırımcının zararını karşılamak değil.
Amaç, piyasanın daha büyük bir likidite sıkışıklığına sürüklenmesini önlemek.
İşte devletin finans piyasalarındaki rolü burada başlıyor.
Devlet, piyasanın yerine geçmemeli.
Ama piyasanın kuralsızlaşmasına da izin vermemeli.
BÜROKRASİ VE SİYASET İDDİALARI
Olayın bir başka boyutu da burada ortaya çıkıyor.
Muhalefet temsilcileri, yaşanan gelişmelerde yalnızca finansal aktörlerin değil, bürokrasi ve siyaset bağlantılarının da araştırılması gerektiğini savunan açıklamalar yaptılar.
Bu iddialar henüz soruşturma sonucuyla doğrulanmış değildir.
Dolayısıyla bugün yapılması gereken, suçlu ilan etmek değil, iddiaların araştırılmasını istemektir.
Eğer siyasi veya bürokratik bir bağlantı varsa ortaya çıkarılmalıdır.
Yoksa da kamuoyu bunu bilmelidir.
Çünkü şeffaflık yalnızca suç varsa gerekli değildir.
Suç olmadığında da şeffaflık gereklidir.
ÜÇLEME ŞİMDİ TAMAMLANIYOR
Şimdi 45 yıllık tabloya yeniden bakalım.
1981-1982: Bankerler
Yüksek faiz vaadiyle vatandaşın tasarrufu toplandı.
Sistem çöktü.
2000-2001: Bankalar
Finansal sistemdeki kırılganlıklar büyük bir krize dönüştü.
47,2 milyar dolarlık yeniden yapılandırma maliyeti ortaya çıktı.
2026: Fonlar
130 fonun tasfiyesi gündeme geldi.
891 milyar liralık portföy büyüklüğü ve yaklaşık 353 bin yatırımcı etkilendi.
38 kişi hakkında suç duyurusunda bulunuldu.
Şimdi bir kez daha aynı soruyu soralım:
Finansal araçlar değişti. Peki, denetim anlayışımız aynı hızla değişti mi?
KRİZDEN SONRA DEĞİL, KRİZDEN ÖNCE
Bence bütün meselenin düğümlendiği yer burasıdır.
Kriz çıktıktan sonra soruşturma yapmak önemlidir.
Suç varsa cezalandırmak zorunluluktur.
Ama gerçek denetim, kriz çıkmadan önce tehlikeyi görebilmektir.
1981'de bankerleri konuşmuştuk.
2001'de bankaları konuştuk.
2026'da fonları konuşuyoruz.
Yarın başka bir finansal araç çıkacak.
Belki dijital varlıklar olacak.
Belki başka bir yatırım sistemi.
Belki bugün adını bile bilmediğimiz yeni bir finansal ürün.
Araçların değişmesi kaçınılmaz.
Ama devletin görevi değişmemeli:
Vatandaşın parasını koruyacak şeffaf, bağımsız, zamanında ve etkili bir denetim sistemi kurmak.
Çünkü vatandaşın finansal piyasaya güvenmesi, yalnızca yatırımcı için değil, ekonomi için de gereklidir.
Güven yoksa tasarruf azalır.
Tasarruf azalırsa yatırım zorlaşır.
Yatırım zorlaşırsa üretim ve istihdam bundan etkilenir.
Dolayısıyla bugün tartıştığımız şey yalnızca fonlar değildir.
Türkiye'nin finansal düzenine duyulan güvendir.
Ve artık şu sorunun cevabını aramak zorundayız:
Bankerler gitti, bankalar değişti, fonlar geldi. Eğer her seferinde kriz çıktıktan sonra denetim yapacaksak değişen yalnızca finansal aracın adı olmaz mı?
Asıl mesele fonların değil, sistemin denetlenmesidir.
Çünkü vatandaşın parasını korumanın yolu, kriz çıktıktan sonra tedbir almak değil, kriz çıkmadan önce tehlikeyi görebilmektir.
20 Eylül 2026
Ahmet Orhan