
Bir ülkede gerçeklerin yerini algılar almaya başladığında, siyaset sorunları çözmek yerine toplumun sorunları nasıl göreceğini yönetmeye başlar.
Son günlerde yaşanan bazı olaylar bana şu sözü yeniden hatırlattı:
Hiçbir şey yerinde durmuyor.
Dün kapanmış dosyalar bugün yeniden açılıyor.
Dün doğal ölüm olarak kayıtlara geçen olaylar bugün yeniden soruşturuluyor.
Dün başka türlü anlatılanlar, bugün bambaşka bir çerçevede kamuoyunun önüne getiriliyor.
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Değişen gerçek mi, yoksa bize anlatılan gerçek mi?
Dün Kapanan Dosyalar Bugün Neden Açılıyor?
Süleymancıların eski liderlerinden Arif Ahmet Denizolgun'un ölümüyle ilgili dosyanın yeniden gündeme gelmesi ve mezarının açılarak inceleme yapılması kamuoyunda ciddi ilgi uyandırdı.
MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu'nun cezaevinde hayatını kaybetmesi de yıllardır çeşitli iddialar ve tartışmalarla anılan olaylardan biri.
Her iki olayda da geçmişte doğal ölüm, özellikle kalp krizi yönünde kayıtlar tutulmuştu.
Bugün ise cinayet ihtimalleri yeniden tartışılıyor.
Elbette hukuk ne diyorsa ona itibar edeceğiz.
Bilim ne söylüyorsa onu kabul edeceğiz.
Soruşturma sonucunu bekleyeceğiz.
Fakat bir başka soruyu da sormaktan kaçınmayacağız:
Bu olaylar bugün yaşanmadı ki!
Bugün iktidarda bulunan siyasi anlayışın iktidarında yaşandı.
Öyleyse geçmişte yaşanan olayların yeniden araştırılması elbette değerlidir. Ama bu durum, geçmişteki sorumlulukların da yeniden sorgulanmasını gerektirmez mi?
Yoksa yalnızca bugün “adalet yeniden tesis ediliyor” görüntüsü vermek yeterli midir?
Bir Muhtarın Sözü, Çiftçinin Derdini Nasıl Unutturdu?
Manisa'daki olay ise bunun çok daha canlı bir örneği.
Bir kadın muhtar, bir milletvekilinin sosyal medya paylaşımının altına öfkeyle, ölçüyü aşan ve kabul edilmesi mümkün olmayan bir cümle yazıyor.
Bu söz savunulabilir mi?
Hayır.
Muhtarın yaptığı yanlıştır.
Üstelik seçilmiş bir muhtarın kullandığı dil yalnızca kendisini değil, mensubu olduğu siyasi anlayışı da ilgilendirir.
Milletin sesi olduğunu söyleyen bir siyasetçinin veya yerel yöneticinin, milletin öfkesini hakarete dönüştürmek yerine o öfkenin nedenini anlatması gerekir.
Fakat burada ilginç olan başka bir şey var.
Muhtarın bir anlık öfkeyle yazdığı cümle, kısa sürede çiftçinin bütün sorunlarının önüne geçiveriyor.
Siyah çelenkler...
Tepkiler...
Kınamalar...
Açıklamalar...
Peki, çiftçinin kendisi nerede?
Manisa'nın Çiftçisi Neden Konuşulmuyor?
Manisa, Türkiye'nin tarımsal üretiminde başta gelen illerinden biri.
Üzümüyle, zeytiniyle, sebzesiyle, hayvancılığıyla milyonlarca liralık üretim yapıyor.
Ama bugün Manisa çiftçisi neyi konuşuyor?
Maliyetleri.
Girdi fiyatlarını.
Ürün fiyatlarını.
Borçlarını.
Emeğinin karşılığını alamamayı.
Bunları konuşmamız gerekirken, bir muhtarın birkaç kelimesini konuşuyoruz.
İşte algı yönetiminin başarısı tam burada ortaya çıkıyor.
Gerçek gündem değiştiriliyor.
Üstelik bunu bazen iktidar, bazen muhalefet, bazen de siyasetin aktörleri kendi hatalarıyla mümkün hâle getiriyor.
Bir siyasetçinin veya yerel yöneticinin görevi, iktidara istediği gündemi vermek değil; iktidarın yanlış politikalarının sonuçlarını doğru anlatmaktır.
Bir anlık öfkeyle söylenen söz, milyonlarca liralık tarım politikasının önüne geçiyorsa burada siyaset adına ciddi bir iletişim hatası vardır.
Çiftçiyi Çiftçi Olmayanlar mı Anlatacak?
Manisa açısından bir başka çarpıcı konu daha var.
Türkiye'nin en önemli tarım merkezlerinden biri olan Manisa'nın TBMM'deki temsilcileri arasında, çiftçiliği hayatının doğrudan bir parçası olarak yaşamış insanların sayısının son derece sınırlı olması düşündürücüdür.
Elbette milletvekili olmak için çiftçi olmak şart değildir.
Ama tarlada üretimin ne demek olduğunu bilmek başka bir şeydir.
Üzümün dalından koparılıp sofraya gelmesine kadar geçen emeği bilmek başka...
Gübre parasını, mazot parasını, işçi ücretini, sulama maliyetini hesaplamak başka...
Çiftçinin “Bu fiyatla ben nasıl üretmeye devam edeceğim?” sorusunu gerçekten hissetmek ise bambaşka bir şey.
Sonra çıkıp çiftçinin adına konuşuyoruz.
İşte sorun burada.
Çiftçinin adına konuşmak kolaydır; çiftçinin yaşadığı gerçeği anlatmak zordur.
Türkiye Başka Bir Gerçekle Yüzleşiyor
Asıl büyük mesele ise Manisa'daki bu olaydan çok daha geniş.
Türkiye yıllardır yüksek enflasyonun ağır tahribatını yaşıyor.
Ekonomik sorunlar artık sadece cebimizi değil, toplumun davranışlarını da etkiliyor.
Şiddet...
Uyuşturucu...
Kadın cinayetleri...
Çocuklara yönelik istismar...
Trafik kazaları...
Toplumsal tahammülsüzlük...
Bütün bunlar bize yalnızca ekonomik değil, sosyolojik bir alarm da veriyor.
Fakat biz hâlâ sorunların kendisini değil, sorunların nasıl görüneceğini tartışıyoruz.
Çünkü algı yönetmek, sorun çözmekten daha kolay.
Gerçekle Yüzleşmeden Türkiye Düzelmez
Türkiye'nin medya düzeni, sermaye ilişkileri, siyasi baskılar ve yargı tartışmaları uzun zamandır kamuoyunun nasıl şekillendirildiği konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Bugün bir olayın kendisinden çok, nasıl anlatıldığı önem kazanmış durumda.
Bir ekonomik başarısızlık başarı hikâyesine dönüştürülebiliyor.
Bir toplumsal tepki ahlak tartışmasına çevrilebiliyor.
Bir siyasi hata günlerce konuşularak asıl sorunun üzeri örtülebiliyor.
Ama hayatın kendisi bütün bu algıların dışında akmaya devam ediyor.
Çiftçi tarlasına gidiyor.
Emekli pazara gidiyor.
İşçi maaşını hesaplıyor.
Genç geleceğini düşünüyor.
Ve vatandaş bütün bunları kendi hayatında yaşıyor.
İşte o nedenle algılarla gerçeğin arasındaki mesafe sonsuza kadar korunamaz.
Gerçek değişmez.
Sadece bir süre görünmez hâle getirilebilir.
Siyasetin görevi de gerçeği görünmez hâle getirmek değil, onunla yüzleşip çözüm üretmektir.
Türkiye'nin bugün ihtiyacı olan şey, gerçeği ters yüz etme başarısı değildir.
Gerçeğin üzerine cesaretle gitme başarısıdır.
Çünkü algılar toplumu bir süre oyalayabilir.
Ama hayat, propaganda ile yönetilemeyecek kadar gerçektir.
15 Eylül 2026
Ahmet Orhan