Türkiye’de ekonomik veriler denildiğinde akla ilk gelen kurum TÜİK’tir. Ancak artık gerçek hayatı anlamak için tek başına TÜİK’in rakamlarına bakmanın yeterli olmadığı açık. İstanbul Ticaret Odası, TÜRK-İŞ, DİSK-AR ve bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu ENAG gibi alternatif ölçüm kuruluşları, her ay TÜİK’e kıyasla çok daha yüksek enflasyon oranları açıklamayı sürdürüyor. Bu durum, toplumun geniş kesimlerinin yaşadığı gerçek hayat pahalılığı ile resmî veriler arasındaki makasın giderek açıldığını gösteriyor.
Tam da bu noktada, DİSK-AR’ın yayınladığı Kasım ayı ekonomik değerlendirme raporu önemli bir gerçeği çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:
Bir asgari ücretli, yılın ilk 11 ayında toplam 6.574 liralık bir gelir kaybına uğramış durumda.
Bu kayıp, yalnızca yetersiz ücret artışından değil, aynı zamanda ücret belirleme sistemimizin yapısal bir sorunundan kaynaklanıyor. Türkiye’de ücretler belirlenirken “gelecekteki enflasyon” tahmini esas alınıyor; daha sonra oluşan fark, “enflasyon farkı” adı altında telafi edilmeye çalışılıyor. Ancak bu fark, ortalama enflasyona dayanıyor.
Oysa ortalama enflasyon ile halkın yaşadığı enflasyon aynı şey değildir.
Gıda, kira, ulaşım, ısınma ve temel tüketim kalemleri… Türkiye toplumunun yaklaşık yüzde 60–70’lik kesimi bütçesini ağırlıklı olarak bu giderlere ayırıyor. Bu sebeple “gıda enflasyonu” ya da “zorunlu harcama enflasyonu”, ortalama enflasyonun daima üzerinde seyrediyor.
Ücretler ortalama enflasyona göre artırıldığında, düşük ve sabit gelirli vatandaş için kronikleşmiş bir gelir erimesi meydana geliyor. Yani ücretlinin cebine giren para reel olarak sürekli küçülüyor.
Nitekim aynı raporda görüldüğü üzere, en alt gelir grubundaki yüzde 20’lik kesimin millî gelirden aldığı pay yalnızca yüzde 5 seviyesinde. Buna karşılık, en zengin yüzde 20’lik kesim millî gelirin yaklaşık yarısını alıyor.
Bu tablo sadece rahatsız edici değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal açıdan da sürdürülemez nitelikte.
Hayat pahalılığını değerlendirirken yapılan en büyük hata, gelir dağılımındaki adaletsizliği hesaba katmamaktır. Enflasyon oranı herkes için aynı olsa bile etkisi eşit değildir. Geliri düşük olan, bütçesinin neredeyse tamamını zorunlu harcamalara ayırdığı için enflasyondan çok daha ağır etkilenir.
Dolayısıyla enflasyonla mücadele, yalnızca fiyat artışlarını frenlemekten ibaret görülemez. Gelir dağılımını gözetmeyen, dezavantajlı grupları korumayan her politika, enflasyonun yükünü en kırılgan kesimlerin omzuna yıkar.
Ne yazık ki hükümetin yaklaşımı hâlâ toptancı ve standart bir çerçevede ilerlemektedir. Oysa Turgut Özal’ın yıllar önce söylediği gibi:
“Enflasyon, fakirin cebinden alıp zengine vermenin diğer adıdır.” Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur.
Türkiye’nin gerçek enflasyonunu anlamak için yalnızca resmî ortalamalara bakmak yeterli değildir. Gelir dağılımını, ücretli kesimin kırılganlığını ve zorunlu harcamalardaki yüksek fiyat artışlarını merkeze almayan hiçbir politika gerçek çözüm üretemez.
Enflasyonla mücadele, ancak gelir adaleti gözetilerek, ücretlerin gerçek hayat pahalılığına göre belirlenmesiyle ve toplumun en dezavantajlı kesimlerinin korunmasıyla başarıya ulaşabilir.
Aksi hâlde, enflasyon rakamları düşse bile hayat pahalılığı artmaya devam edecek; ücretlinin cebindeki görünmez kayıp her geçen gün büyüyecektir.
04 Aralık 2025
Ahmet Orhan
Türkiye’de ekonomik veriler denildiğinde akla ilk gelen kurum TÜİK’tir. Ancak artık gerçek hayatı anlamak için tek başına TÜİK’in rakamlarına bakmanın yeterli olmadığı açık. İstanbul Ticaret Odası, TÜRK-İŞ, DİSK-AR ve bağımsız akademisyenlerin oluşturduğu ENAG gibi alternatif ölçüm kuruluşları, her ay TÜİK’e kıyasla çok daha yüksek enflasyon oranları açıklamayı sürdürüyor. Bu durum, toplumun geniş kesimlerinin yaşadığı gerçek hayat pahalılığı ile resmî veriler arasındaki makasın giderek açıldığını gösteriyor.
Tam da bu noktada, DİSK-AR’ın yayınladığı Kasım ayı ekonomik değerlendirme raporu önemli bir gerçeği çarpıcı biçimde ortaya koyuyor:
Bir asgari ücretli, yılın ilk 11 ayında toplam 6.574 liralık bir gelir kaybına uğramış durumda.
Bu kayıp, yalnızca yetersiz ücret artışından değil, aynı zamanda ücret belirleme sistemimizin yapısal bir sorunundan kaynaklanıyor. Türkiye’de ücretler belirlenirken “gelecekteki enflasyon” tahmini esas alınıyor; daha sonra oluşan fark, “enflasyon farkı” adı altında telafi edilmeye çalışılıyor. Ancak bu fark, ortalama enflasyona dayanıyor.
Oysa ortalama enflasyon ile halkın yaşadığı enflasyon aynı şey değildir.
Gıda, kira, ulaşım, ısınma ve temel tüketim kalemleri… Türkiye toplumunun yaklaşık yüzde 60–70’lik kesimi bütçesini ağırlıklı olarak bu giderlere ayırıyor. Bu sebeple “gıda enflasyonu” ya da “zorunlu harcama enflasyonu”, ortalama enflasyonun daima üzerinde seyrediyor.
Ücretler ortalama enflasyona göre artırıldığında, düşük ve sabit gelirli vatandaş için kronikleşmiş bir gelir erimesi meydana geliyor. Yani ücretlinin cebine giren para reel olarak sürekli küçülüyor.
Nitekim aynı raporda görüldüğü üzere, en alt gelir grubundaki yüzde 20’lik kesimin millî gelirden aldığı pay yalnızca yüzde 5 seviyesinde. Buna karşılık, en zengin yüzde 20’lik kesim millî gelirin yaklaşık yarısını alıyor.
Bu tablo sadece rahatsız edici değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal açıdan da sürdürülemez nitelikte.
Hayat pahalılığını değerlendirirken yapılan en büyük hata, gelir dağılımındaki adaletsizliği hesaba katmamaktır. Enflasyon oranı herkes için aynı olsa bile etkisi eşit değildir. Geliri düşük olan, bütçesinin neredeyse tamamını zorunlu harcamalara ayırdığı için enflasyondan çok daha ağır etkilenir.
Dolayısıyla enflasyonla mücadele, yalnızca fiyat artışlarını frenlemekten ibaret görülemez. Gelir dağılımını gözetmeyen, dezavantajlı grupları korumayan her politika, enflasyonun yükünü en kırılgan kesimlerin omzuna yıkar.
Ne yazık ki hükümetin yaklaşımı hâlâ toptancı ve standart bir çerçevede ilerlemektedir. Oysa Turgut Özal’ın yıllar önce söylediği gibi:
“Enflasyon, fakirin cebinden alıp zengine vermenin diğer adıdır.” Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur.
Türkiye’nin gerçek enflasyonunu anlamak için yalnızca resmî ortalamalara bakmak yeterli değildir. Gelir dağılımını, ücretli kesimin kırılganlığını ve zorunlu harcamalardaki yüksek fiyat artışlarını merkeze almayan hiçbir politika gerçek çözüm üretemez.
Enflasyonla mücadele, ancak gelir adaleti gözetilerek, ücretlerin gerçek hayat pahalılığına göre belirlenmesiyle ve toplumun en dezavantajlı kesimlerinin korunmasıyla başarıya ulaşabilir.
Aksi hâlde, enflasyon rakamları düşse bile hayat pahalılığı artmaya devam edecek; ücretlinin cebindeki görünmez kayıp her geçen gün büyüyecektir.
04 Aralık 2025
Ahmet Orhan