Türkiye’de son yıllarda özellikle Akdeniz, Ege ve Karadeniz bölgelerinde yoğunlaşan maden arama ve çıkarma faaliyetleri, sadece bir çevre sorunu değil; hukuk, ekonomi ve toplumsal barış düzleminde derin bir krize işaret ediyor. “Yeraltı zenginliklerinin ekonomiye kazandırılması” söylemiyle meşrulaştırılan bu süreç, verilerle analiz edildiğinde ciddi çelişkileri bünyesinde barındırıyor.
Ekonomik İllüzyon: Yüzde İkilik Devlet Payı
Madencilik faaliyetleri savunulurken genellikle dış ticaret açığının kapatılması ve vergi gelirleri ön plana çıkarılıyor. Ancak ulusal ve evrensel anlaşmalarla devlet hakkının (royalty) yüzde iki gibi sembolik seviyelere gerilemiş olması, bu faaliyetlerin “kamu yararı” niteliğini tartışmaya açıyor.
Maliyet-Fayda Dengesi
Devletin kasasına giren bu düşük pay; yok edilen ormanların, kirlenen su havzalarının ve tahrip edilen tarım arazilerinin rehabilitasyon maliyetini dahi karşılamaktan uzaktır.
Geçici İstihdam vs. Kalıcı Kayıp
Madenlerin sağladığı istihdam projenin ömrüyle sınırlıyken; binlerce yıldır o toprağı işleyen tarım kültürünün ve biyolojik çeşitliliğin kaybı geri döndürülemezdir.
Coğrafyanın Parsellenmesi: 300 Bin Ruhsatın Anlamı
Bundan sadece 25 yıl önce yaklaşık 5.000 olan ruhsat sayısının bugün 300.000 sınırına dayanmış olması, meselenin boyutlarını manidar bir noktaya taşıyor. Bu kontrolsüz artış, coğrafyanın bütüncül bir ekosistem olarak değil, birer yatırım parseli olarak görüldüğünün kanıtıdır. Ruhsat sayısındaki bu patlama, devletin denetim kapasitesini aşarak “denetimsizliği” bir kural hâline getirme riskini de beraberinde taşıyor.
Sosyal Barış ve Güvenlikçi Yaklaşım
Maden projelerine karşı çıkan yerel halkın demokratik tepkilerinin kolluk kuvvetleri marifetiyle bastırılması, hatta tutuklamalara varan süreçler, devlet ile vatandaş arasındaki güven bağını zedeliyor.
Kriminalize Edilen Hak Arayışı
Yaşam alanını, suyunu ve toprağını korumaya çalışan insanların “güvenlik tehdidi” olarak görülmesi, çevresel hak arama mücadelesini toplum nezdinde kriminalize etmektedir.
Katılımcılık Eksikliği
Halkın rızası alınmadan, ÇED süreçleri kâğıt üzerinde kalarak dayatılan projeler, toplumsal kutuplaşmayı derinleştiren birer fay hattına dönüşüyor.
Hangi Gelecek?
Evrensel ticaret anlaşmaları ve tahkim mekanizmalarının kıskacında, yerel halkın sesinin kısıldığı bir modelin sürdürülebilirliği yoktur. Gerçek bir ekonomik kalkınma; yerin altındaki cevheri, yerin üstündeki yaşamdan (tarım, su, sağlık) üstün tutmayan bir dengeyle mümkündür.
Bugün gelinen noktada madencilik; düşük devlet payı, agresif ruhsatlandırma ve toplumsal direnç üçgeninde bir “refah aracı” olmaktan çıkmış, ekolojik ve sosyal bir maliyete dönüşmüştür. Gelecek nesillere bırakılacak en büyük zenginlik, rehabilite edilemez maden çukurları değil; yaşanabilir bir çevre ve adil bir paylaşım düzeni olmalıdır.
19 Nisan 2026
Ahmet Orhan
Cengiz SAZCILAR 3 Ay Önce
Ağzınıza yüreğinize sağlık vekilim.. gerçekten aydınlandık bu konunun ayrıntılarını bu kadar bilmiyorduk.. aklım almıyor niye o zaman madenlerle ilgilenen bakanlık herhalde enerji ve dogal kaynaklar bakanlığı olsa gerek.. niye elin yabancı devletlerine İngilizce olarak çağrılarda bulunuyor resmi sayfalarında? Bu kadar ucuz muyuz biz? Yoksa bir ihanet mi söz konusu? Dilim varmıyor, ama aklıma başka bir şey de gelmiyor?