İşgal yıllarıydı…
Dağlar sessiz değildi artık.
Her patikada bir iz, her taşın arkasında bir hikâye vardı. Anadolu’nun üzerine çöken işgalin gölgesinde, dağlar yalnızca saklanılan yerler değil; direnişin, fedakârlığın ve ölümüne bir mücadelenin sessiz şahitleriydi.
Ve o dağlarda bir ihtiyar dolaşırdı…
Sakallı… Sarıklı…
Yaşı altmışı geçmişti. Fakat bakışları hâlâ ateş gibiydi.
Adı Molla Mehmet Efe idi.
Gördes’te ona “Çandırların Mollası” derlerdi.
Ama dağlarda onun anlamı başkaydı.
O, genç efeler için yalnızca yaşlı bir adam değildi.
Bir akıldı…
Bir rehberdi…
Bir babaydı…
Genç efeler silaha sarıldığında o söz söylerdi.
Onlar ateşse, Molla Mehmet Efe dengeydi.
Çünkü onun hayatı zaten cephe cephe tükenmişti.
Bir oğlunu uzak cephelerde bırakmıştı…
Çanakkale Savaşı’nda.
Diğer oğlu Mustafa, Gördes’in taşında, toprağında şehit düşmüştü.
Küçük oğlu Kadir ise…
Ondan gelen haber daha ağırdı.
Esir…
Bir daha dönmemek üzere düşman elinde…
Bir gün haber ulaştı.
Koca Yayla’da, rüzgârın uğuldadığı bir vakitte söylediler.
Sözler ağırdı.
Taş gibi…
Etrafında birkaç kişi vardı.
Gözler ihtiyarın yüzüne kilitlendi.
Herkes aynı sorunun cevabını bekliyordu:
Ne yapacaktı?
Yıkılacak mıydı?
Bir baba olarak isyan mı edecekti?
Molla Mehmet Efe başını eğdi.
Bir süre sustu.
Sonra ellerini açtı.
Dudakları kıpırdadı.
Dua etti.
Ardından başını kaldırdı.
Sesinde ne bir titreme vardı ne de isyan…
Sadece kaderle konuşan bir adamın sükûneti vardı.
“Makbule’nin şehadetine üzüldüm…”
Bir an durdu.
“Ama düşmana teslim olmamasına sevindim.”
Sonra Mustafa’yı andı.
“Mustafa…”
“Oğlumdu…”
“Şehit olmuş…”
“Görevini yapmış…”
“Benim evladım olduğunu ispat etmiş…”
Gözleri uzaklara gitti.
Ve tek kelime söyledi:
“Bahtiyarım…”
Fakat sonra sesi değişti.
Daha sert…
Daha içten…
“Kadir…” dedi.
“Onun esir olması canımı sıktı…”
Etrafındakiler nefesini tuttu.
Molla Mehmet Efe devam etti:
“Keşke…”
Sözü yavaşladı.
“Keşke bir kurşun sıkıp öldürseydiniz de…”
Sözünü tamamladı:
“…düşmana teslim olmasaydı.”
Sessizlik çöktü.
Ardından başını dikti.
“Ben erkeğim.”
“Erkeğin oğlu da mert olur.”
Ve o söz, dağların sessizliğine karıştı:
“Mert adam esir olmaz…”
Bir an durdu.
Sonra son cümlesini söyledi:
“Ölür.”
Kimse konuşamadı.
Çünkü o sözler artık yalnızca bir babanın sözleri değildi.
Bir hayatın…
Bir inancın…
Bir davanın sözleriydi.
Sonra ihtiyar, belki de o sözlerden daha ağır olan bir cümle söyledi:
“Bu meseleyi… ana ile kızına söylemeyelim.”
İşte asıl acı buydu.
Bir evladın kaybı kadar ağır olan, o acıyı geride kalanlardan saklama sorumluluğuydu.
Yanında duran İbrahim Ethem Bey daha fazla dayanamadı.
Elini ihtiyarın omzuna koydu.
Gözleri dolmuştu.
Ama bunu belli etmemeye çalışıyordu.
“Yiğit Efe…” dedi.
“Mert Efe…”
Sesi titredi.
“Başın sağ olsun…”
Bir an sustu.
Sonra ekledi:
“Bu millet, sizin gibi insanları asla unutmaz.”
Molla Mehmet Efe başını salladı.
Ne bir övünme vardı o baş sallayışta…
Ne bir sitem…
Ne de kendisini yücelten bir ifade.
Sadece kabulleniş vardı.
Bir babanın, bir askerin, bir millet evladının kader karşısındaki ağır ve sessiz kabullenişi…
Yıllar sonra onu “Kesikbaş Dede” diye andılar.
Fakat kimse tam olarak bilemedi belki de…
O başın yalnızca bir bedenin başı olmadığını.
O başın;
bir ömrün,
bir ailenin,
bir milletin,
bir davanın yükünü taşıdığını…
Çünkü bazı insanlar vardır.
Onlar öldüklerinde yalnızca bedenleri toprağa karışır.
Duruşları kalır.
Sözleri kalır.
Hatıraları kalır.
Fedakârlıkları kalır.
Ve zaman geçtikçe, isimlerinden daha büyük bir anlam kazanırlar.
Molla Mehmet Efe de onlardan biriydi.
Bir baba…
Bir Efe…
Bir ihtiyar…
Bir rehber…
Ve işgal yıllarının karanlığında, evlatlarının acısını yüreğine gömerek ayakta duran bir Anadolu insanı…
Onun hikâyesi yalnızca bir savaş hikâyesi değildir.
Bu, evlat acısının, vatan sevgisinin, mertliğin ve fedakârlığın hikâyesidir.
Ve bazı adamlar gerçekten ölmez.
Toprağa karışırlar…
Ama duruşları kalır.
Sözleri nesilden nesile aktarılır.
Adları unutulsa bile, taşıdıkları anlam unutulmaz.
Molla Mehmet Efe gibi…
Bir milletin hafızasında…
Bir milletin vicdanında…
17 Nisan 2026
Rasih Hacıkadiroğlu