Eski zaman kadılarının kürsüsü yüksekti ama yükleri daha ağırdı. Verdikleri karar yalnızca önlerindeki davayı değil, arkalarından gelecek yılları da bağlardı.
Bugün hâlâ konuştuğumuz Kadı Şureyh, Molla Fenari ya da adsız Osmanlı kadıları; sadece doğru karar verdikleri için değil, kararları hâlâ tartışıldığı için hafızamızda yaşıyor.
Çünkü adalet, yalnızca doğru hükümle değil, bıraktığı vicdan iziyle ölçülür.
Kadı Şureyh’in, Halife ile sıradan bir Yahudi’yi aynı hizada oturtup, şahit yok diye davayı halife aleyhine sonuçlandırması bugün hâlâ hukuk kitaplarında örnek gösterilir. Hukuken kusursuzdur. Peki insanın içini rahatlatır mı? Tartışılır. O gün hukuk kazanmış, vicdan sessizliğe gömülmüştür.
Molla Fenari’nin, ahlaken haksız olduğu açık bir davada “delil yok” diyerek karar vermesi de benzer bir örnektir. Hukuk metni konuşmuş, toplumsal adalet duygusu susmuştur. Halkın tepkisi, kararın yanlışlığından değil; doğru olmasına rağmen adil hissedilmemesindendir.
Osmanlı menkıbelerinde geçen adsız kadı ise tam tersini yapar. Açlıktan çalan köylüyü cezalandırmak yerine, “Sen aç bıraktığın için çalmış” diyerek köy ağasını sorumlu tutar. Bu kez hukuk geri çekilir, vicdan öne çıkar.
Peki hangisi adalettir?
Kanuna sadakat mi, insanı korumak mı?
Bu sorular yeni değil. Ama bugün çok daha keskin.
Günümüz yargısı, eski kadıların sahip olduğu bir şeyi büyük ölçüde kaybetmiş durumda: takdir alanı. Modern hukuk, keyfiliği önlemek adına hâkimi metnin içine hapsediyor. Karar gerekçeleri çoğalıyor ama kararın ruhu zayıflıyor. “Kanun böyle” cümlesi, çoğu zaman adalet tartışmasını bitiren sihirli bir perdeye dönüşüyor.
Oysa eski kadı, verdiği hükmün arkasında yalnızca kanunla değil, toplumun vicdanıyla da baş başa kalırdı. Yanlış karar sadece temyizde değil, çarşıda pazarda da yargılanırdı.
Bugün ise sorun tam tersidir. Hukuken doğru, usulen kusursuz ama toplumsal karşılığı olmayan kararlar hızla çoğalıyor. İnsanlar artık “mahkeme böyle dedi” cümlesine saygı duyuyor ama içinden kabul etmiyor. Yargı ile toplum arasındaki mesafe tam da burada açılıyor.
Eski kadılar bize mükemmel bir sistem bırakmadı. Ama şunu hatırlattılar:
Adalet yalnızca metinle ayakta durmaz.
Hukuk, vicdanla temasını kaybettiğinde meşruiyetini de yitirir.
Bugün mahkeme salonlarında en çok duyulan cümle “dosya kapsamına göre” diye başlıyor. Ne var ki o dosyaların bir kısmı, toplumun gördüğüyle, bildiğiyle, yaşadığıyla örtüşmüyor. Deliller vardır ama görülmez; tanıklar konuşur ama duyulmaz. Kimi dosyalar hızla raftan inerken kimileri yıllarca bekletilir.
Bu tablo, hukukun teknik bir sorunundan çok, adaletin siyasal iklimle kurduğu ilişkiye işaret ediyor.
Eski kadı yanlış karar verdiğinde yalnızdı. Bugün ise yanlış karar çoğu zaman kalabalıklar içinde alınır. Heyetler, raporlar, gerekçeler vardır. Sorumluluk dağıtılır, yük hafifler. Ama sonuç değişmez: Toplum, adaletin terazisinin sabit durmadığını hisseder.
Bir davada “kaçma şüphesi” gerekçe yapılırken benzer durumda olan bir başkasının elini kolunu sallayarak dolaşması; bir dosyada “kamu düzeni” vurgusu yapılırken diğerinde kamu vicdanının hiçe sayılması… Bunlar tesadüf değildir. Bunlar, hukukun eşit değil seçici uygulandığına dair algının ürünüdür.
Bugün kimlerin tutuklu yargılanacağı, kimlerin yargılanmadan cezalandırılacağı, kimlerin ise yargılanmayacağı artık yalnızca hukuki bir tartışma değil. Toplum, kararların metnini değil zamanlamasını okuyor. Ne zaman alındığına, neyin hızlandığına, neyin özellikle yavaşlatıldığına bakıyor.
İşte tam bu noktada eski kadı hikâyeleri rahatsız edici bir ayna gibi karşımıza dikiliyor.
Kadı Şureyh, halifenin karşısında eğilmemişti. Bugün mesele birinin önünde eğilmekten çok, bazılarının önünde susmak meselesidir.
Molla Fenari, vicdanı susturmuş ama hukuku koruduğunu iddia etmişti. Bugün ise kimi kararlar ne hukuku ne vicdanı koruyor; sadece mevcut dengeleri.
Adaletin en tehlikeli hali, açıkça yanlış olanı değil; doğru gibi görünen ama adil olmayanı üretmesidir. Çünkü o kararlar bozulsa bile güven geri gelmez. İnsanlar artık “mahkeme karar verdi” demiyor, “zaten öyle olacaktı” diyor.
Bu cümle, bir hukuk devleti için en ağır hükümdür.
Bugün yargının önündeki asıl dosya tek tek davalar değil; toplumun adalet duygusudur. Ve o dosya kabardıkça, hiçbir gerekçeli karar tek başına ikna edici olamayacaktır.
Terazi hâlâ orada.
Ama artık kimin tuttuğu değil, kimin için tutulduğu soruluyor.
Ve bu soru ertelenebilecek bir soru değil.
Vicdanın devreye gireceği yer, kesinlikle milletin vereceği kararın içindedir. Fakat o da hâlâ saklambaç oynuyor. Millet gördüğünde “sobe” diyecek mi?
Yaşayıp göreceğiz.
11 Şubat 2026
Mustafa Temiz