İşgalin son günleriydi…
Dağlar yorgundu.
Toprak; kanla, acıyla ve sabırla yoğrulmuştu. Yıllardır süren işgal, insanların yüreğinde derin yaralar açmış, nice ocakları söndürmüş, nice isimleri toprağın sessizliğine gömmüştü.
Ama o gün…
Dağların arasında bir haber dolaşmaya başladı:
“Yunan, Gördes’i terk ediyor!”
Bu söz, yıllardır karanlıkta bekleyen yüreklere bir umut ışığı gibi düştü.
Haberi duyanlardan biri de Molla Mehmet Efe idi.
İhtiyar efe, yılların bütün yükünü omuzlarında taşıyordu. Evlat acısı vardı yüreğinde. Kayıplar, esaretler, ayrılıklar ve savaşın bitmek bilmeyen acıları…
Ama onun kalbi hâlâ Gördes’ti.
Gördes’in taş sokakları, dağları, vadileri ve insanları…
Haberi duyunca durmadı.
Atına atladı.
“Gidiyorum.” dedi.
Damadı karşı çıktı. Onu durdurmak istedi. Yaşı ilerlemişti. Yıllarca savaşmış, sayısız acı yaşamıştı. Artık geride kalması gerektiğini düşünüyordu.
Ama nafile…
Bazı yollar vardır.
İnsan onları seçmez.
Onlar insanı çağırır.
Molla Mehmet Efe de o çağrıya uydu.
Yanına bir kişiyi aldı:
Nalbant Rafet Efe.
Sadık…
Cesur…
Gözünü budaktan sakınmayan…
Sessiz ama içinde ateş taşıyan bir adamdı Rafet Efe.
İki atlı, akşamın kızıllığında yola düştü.
Gördes’e doğru…
Hatıralara doğru…
Geçmişe doğru…
Güneş, Kepez Dağı’nın ardından ağır ağır çekilirken iki efe Gördes’e ulaştı.
Şehir sessizdi.
Fazlasıyla sessiz…
Kum Çayı Vadisi’nden geçtiler. Mezar Kaşı’na doğru tırmandılar.
Gördes, uzaktan bomboş görünüyordu.
Fakat değildi.
Bir sokağa girdiler.
Ve bir anda…
Karşılarında Yunan askerlerini gördüler.
Kalabalıktılar.
Hazırdılar.
Tetikteydiler.
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra…
Silahlar patladı.
Molla Mehmet Efe atından indi.
Rafet Efe de…
İki adam…
Bir sokak…
Bir kader…
Kurşunlar duvarlara çarpıyor, taşlar parçalanıyor, sokak savaşın gürültüsüyle yankılanıyordu.
Fakat iki efe geri çekilmedi.
Her tetiğe basışlarında karşı taraftan bir çığlık yükseliyordu.
Yunan askerleri ilerlemek istiyordu.
Ama attıkları her adımda bir başka asker yere yığılıyordu.
Dakikalar geçti.
Sonra yarım saat…
Zaman sanki durmuştu.
İki efe, çevrelerini saran kalabalığa karşı direnmeye devam ediyordu.
Derken Molla Mehmet Efe, Rafet Efe’ye seslendi:
“Rafet!..”
Rafet Efe döndü.
Molla Mehmet Efe’nin sesi bu kez farklıydı.
Sanki sonun yaklaştığını anlamıştı.
“Niyet belli… Kurtuluş yok…”
Silahını kaldırdı.
İki asker daha yere düştü.
Sonra Rafet Efe’ye baktı:
“Helal et hakkını…”
Rafet Efe dişlerini sıktı.
“Helal olsun Molla Efem! Sen de helal et…”
Silahını yeniden kaldırdı.
Bir kurşun daha…
Bir düşman daha…
Sonra Molla Mehmet Efe’nin sesi duyuldu:
“Buraya kadarmış…”
İhtiyar efe’nin dudakları kıpırdıyordu.
Dualar…
Zikirler…
Ve ardından göğü yaran bir haykırış yükseldi:
“YA ALLAH!..”
Ses, Mezar Kaşı’nda yankılandı.
Bir kez daha:
“ALLAH!..”
Ve o anda…
İhtiyar beden yana doğru düştü.
Rafet Efe donup kaldı.
Bir eli silahındaydı.
Diğer eli Molla Mehmet Efe’de…
Kan hızla yayılıyordu.
Molla Mehmet Efe, güçlükle konuştu:
“Git…”
“Durma…”
Nefesi giderek kesiliyordu.
“Ben bittim… Sen kurtul…”
Ama Rafet Efe dinlemedi.
Dostunu orada bırakmak istemiyordu.
Son kurşunlarını sıktı.
Son hedefini de yere serdi.
Sonra…
Bir an bile düşünmeden kendisini Kürlü Dere’ye bıraktı.
Dikenler…
Çalılar…
Karanlık…
Ve ardından kayboldu.
Sokakta yeniden sessizlik çöktü.
Bir süre sonra Yunan askerleri, yavaş yavaş Molla Mehmet Efe’nin yanına yaklaşmaya başladı.
Fakat korkuyorlardı.
Yaklaşamadılar.
On metre kala durdular.
Kimse ilerlemek istemiyordu.
Çünkü yerde yatan, onlar için artık sıradan bir ceset değildi.
Sanki karşılarında bir insan değil…
Bir efsane vardı.
Komutan bağırdı.
Emir verdi.
Ama askerler yine de ilerlemedi.
Sonunda uzaktan ateş açtılar.
Cansız bedene…
Kurşun üstüne kurşun…
Fakat bedenden hiçbir ses gelmedi.
Komutan sonunda yaklaştı.
Ayağıyla cesedi itti.
Çevirdi.
Dikkatle baktı.
Ve bir anda yüzünün ifadesi değişti.
“Bu…” dedi.
“Sakallı Kaymakam!..”
Yanılmıştı.
Ama artık bunun bir önemi yoktu.
Öfkeyle emir verdi:
“Kesin başını!”
Ve o an…
Bir kahramanın başı gövdesinden ayrıldı.
Molla Mehmet Efe’nin başını Gördes sokaklarında dolaştırdılar.
“Öldü!” diye bağırdılar.
Sonra onu koca bir çınara astılar.
Zafer kazandıklarını sandılar.
Ama bilmedikleri bir şey vardı:
Bazı ölümler yenilgi değildir.
Çünkü insan bazen öldüğünde değil, unutulduğunda kaybolur.
Molla Mehmet Efe ise unutulmadı.
Nalbant Rafet Efe o gün kurtuldu.
Fakat bedenini kurtarmış olsa da yüreğinin bir parçası o sokakta kaldı.
Bir dost…
Bir rehber…
Bir yol arkadaşı…
Bir dağ gibi adam…
Molla Mehmet Efe…
Orada kalmıştı.
Yıllar geçti.
Savaşların gürültüsü dindi.
İsimler zamanın içinde silinmeye başladı.
Nice insanlar geldi, nice insanlar geçti.
Ama o sokak unutmadı.
O kurşunlar unutulmadı.
Mezar Kaşı’nda yankılanan o ses unutulmadı:
“YA ALLAH!..”
Belki bugün o sokaklarda başka insanlar yürüyor.
Belki taşlar eski kurşunların izlerini artık göstermiyor.
Belki zaman, yaşananların üzerini sessizce örttü.
Ama rüzgâr hâlâ bazı hikâyeleri taşır.
Ve bu topraklar bilir:
Bazıları ölerek çoğalır.
Bazıları bedenleri toprağa düşse de isimleri nesilden nesile yürür.
Molla Mehmet Efe gibi…
Ve onun yanında, sonuna kadar duran Nalbant Rafet Efe gibi…
Çünkü bazı mücadelelerin son kurşunu silahtan çıkmaz.
Son kurşun, tarihin hafızasına sıkılır.
Ve bazı kahramanlar, öldükleri gün değil…
Unutulmadıkları sürece yaşamaya devam ederler.
17 Nisan 2026
Rasih Hacıkadiroğlu