Türkiye yaklaşık 45 gündür bir fon soruşturmasını konuşuyor.
İlk günlerde iddia olarak gündeme gelen gelişmeler, aradan geçen haftalar içerisinde yapılan resmi açıklamalar, adli işlemler ve ortaya çıkan yeni bilgilerle ülkenin en önemli siyasi tartışmalarından birine dönüştü.
Eskiden (BİR DANTEL İPLİĞİ MARKASI OLAN) Ören Bayan vardı, şimdi Sayan Bayan… Eskiden bakan vardı, şimdi hem bakan hem sayan var!
Sokaktaki vatandaşın mizahı bile siyasetin önüne geçti.
Çünkü güven bitti, sabır tükendi, sorular çoğaldı.
Bu arada vicdanları nasırlaşmışların, icraatlarını seyrederken milletin midesi bulandı.
Foncuları, doncuları yazanlar, milletin gözünü açanlar hapiste.
Haber yapmadığı halde yapabilir endişesiyle mi kim bilir, haberi yapmayan gazeteciyi bile hapse gönderenleri görünce, milletin mizah enerjisi ortaya çıkıverdi diyebiliriz. "Bu devleti Kara Fatmalar kurtardı, Ak Fatmalar yaladı" sözü son süreçte dillerde, ekranlarda söyleniyor ve yazılıyor. Yani artık halkın tahammül sınırı zorlandı. Eski vatandaş, o bir elinizi salladığınızda kendini parçalayan, ne derseniz kanan vatandaş yok artık.
Şimdilerde, olanı biteni seyrederken, sayan ve bazen yüzünüze, bazende arkanızdan saydıran vatandaş var.
Ve bugün…
Eski Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, gece saatlerinde tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Bir zamanlar devletin en üst kademelerinde görev yapmış bir isim, bugün bir soruşturmanın merkezindeki isimlerden biri.
Peki, mesele yalnızca Fatma Betül Sayan Kaya mı?
Bence asıl sorulması gereken soru tam da burada başlıyor.
Mesele bir bakanın tutuklanmasından çok daha büyük!
Soruşturma kapsamında eski bakanın yanı sıra eşi ve eski SPK Başkanı'nın da yargı sürecinde gündeme gelmesi, meselenin sıradan bir adli dosya olmadığını gösteriyor.
Ortada mağduriyet iddiaları var.
Ortada konuşulan paralar var.
Ortada cevap bekleyen sorular var.
Peki, böyle bir organizasyonun bütün işleyişi, denetimi, bilgilendirme mekanizması ve bürokratik bağlantıları hiç mi sorgulanmayacak?
Bir sistem düşünün…
İşleyişin farklı kademelerinde görev yapan insanlar, karar mekanizmaları, denetim süreçleri ve bürokratik sorumluluklar…
Bütün bunlar incelenirken yalnızca en görünür isimlerin üzerinden mi gidilecek?
Elbette hukukun vereceği karar başka, siyasetin hesap vermesi başka bir meseledir.
Ancak vatandaşın sorduğu soru çok açık:
Bu kadar büyük bir tartışmanın yaşandığı bir süreçte siyasi ve idari sorumluluk nereye kadar uzanıyor?
İşte asıl hesaplaşılması gereken yer burasıdır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin hiç mi sorumluluğu yok?
Türkiye'de yıllardır tek adam yönetimi eleştirilerine konu olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi var.
Bakanları kim belirliyor?
Üst düzey bürokratların atamalarında son söz kimde?
Devletin en kritik kurumlarının yönetim kadroları hangi siyasi iradeyle şekilleniyor?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan…
O halde işler yolunda giderken bütün başarıyı kendi hanesine yazan siyasi iradenin, işler sarpa sardığında sorumluluğu yalnızca birkaç kişinin üzerine bırakması ne kadar adil?
Atamalarda yetki merkezdeyse, denetim mekanizmalarının işleyişi de sorgulanmalıdır.
Bir bakanın görev yaptığı dönemde yaşanan tartışmalar, yalnızca o bakanın kişisel meselesi olarak görülemez. Hele ki mesele kamu kaynakları, finansal denetim ve vatandaşın güveniyle ilgiliyse…
Yetki kimdeyse, siyasi sorumluluk da orada aranır!
İkinci kez ifadeye çağrılma sebebi oluşan bu sokak tepkisi olabilir mi? Döneminde AKP'den vekil olan gazetecinin attığı x mesajları, daha birçok AK Partili eski siyasetçi veya akil adam konumundaki şahsiyetlerin eleştirileri olabilir mi? Onun için perde yeniden açıldı da Adliyeye giriş görüntüleri, kameralar, cep telefonları, saatler süren ifadeler, gece yarısı gelen tutuklama kararı… Sahnelerini görebildik.
Bütün Türkiye gelişmeleri takip ediyor.
Ancak sokaktaki vatandaşın konuştuğu yalnızca tutuklama kararı değil.
Kahvehaneye girin, pazara çıkın, esnafla iki dakika sohbet edin. İnsanların siyasi tartışmalardaki ortak noktası artık şu:
Kim ne söylüyorsa söylesin, vatandaş önce nedenini sorguluyor!
Çünkü güven duygusu ciddi biçimde aşınmış durumda.
İktidarın her açıklamasına alkış tutanlar kadar, her açıklamanın arkasında başka bir hesap arayanlar da var.
Bu güvensizlik kendiliğinden oluşmadı.
Yıllarca verilen sözler, değişen söylemler, ekonomik sıkıntılar, adalet tartışmaları ve birbirini izleyen siyasi krizler toplumun hafızasında birikti.
Fırının bacası tutuştu, dumanı mahalleye yayıldı. Mahalleli kokuyu alıyor ama bazıları hâlâ ortada yangın yokmuş gibi davranıyor.
Kahvehanelerdeki mizah, televizyon ekranlarındaki açıklamalardan daha etkili!
İşin en dikkat çekici tarafı ise vatandaşın geliştirdiği siyasi mizah.
Sosyal medyada dolaşan, kahvehanelerde gülüşmelere neden olan bazı ifadeler, aslında toplumun siyasete bakışını özetliyor:
“Eskiden Ören Bayan vardı, şimdi Sayan Bayan!”
“Eskiden bakan vardı, şimdi hem bakan hem sayan var!”
“Kara Fatmalar bu devleti kurdu, ak Fatmalar kuruttu!”
Bunlar elbette siyasi hiciv örnekleri. Ancak üzerinde durulması gereken, bu esprilerin neden bu kadar karşılık bulduğu.
Çünkü toplum bazen doğrudan söyleyemediğini mizahla anlatır.
Bazen bir kahvehane masasında kurulan tek cümle, saatlerce televizyon ekranlarında yapılan siyasi değerlendirmelerden daha fazla şey anlatır.
Bir de destek açıklamaları var…
“Fatma Betül Sayan Kaya asla yalnız değildir!”
Bu açıklamaları okuyunca insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:
Yalnız değil de kimler yanında?
Soruşturmanın bütün yönleri aydınlatılsın diyenler mi, yoksa siyasi aidiyetleri nedeniyle her koşulda savunma refleksi geliştirenler mi?
Siyasi destek başka şeydir, hukuki sorumluluğun üzerini örtmeye çalışmak başka!
İktidarın asıl sorunu artık muhalefet değil, kendi yarattığı güvensizlik!
Bugün muhalefet, gazeteciler ve iktidarın politikalarını eleştirenler üzerindeki yargı süreçleri de kamuoyunun gündeminde.
Gazetecilerin haberleri, yorumları ve eleştirileri nedeniyle karşı karşıya kaldıkları hukuki süreçler tartışılıyor.
Murat Ağırel örneğinde olduğu gibi, gazetecilik faaliyetlerinin sınırları ve basın özgürlüğü üzerine ciddi sorular gündeme geliyor.
Bir ülkede gazetecinin yazdığı, siyasetçinin söylediği, vatandaşın paylaştığı her sözün yargı konusu olabileceği endişesi büyüyorsa orada demokrasi adına konuşulması gereken ciddi bir mesele vardır.
İktidarın hoşuna giden haber gazetecilik, hoşuna gitmeyen haber ise suç şüphesi olarak mı değerlendirilecek?
Hukuk herkese eşit uygulanmadıkça, adalet duygusu toplumda karşılık bulmadıkça bu soruların sonu gelmez.
Üstelik vatandaş artık yalnızca muhalefetin söylediklerini değil, iktidarın kendi açıklamalarını da sorguluyor.
Çünkü yıllar içerisinde öyle çok söz verildi, öyle çok söylem değişti ki…
Bir zamanlar “Verin yetkiyi, görün yetkiyi” denilmişti.
Millet de verdi.
Peki, gördüğümüz ne?
Bugün ülkenin en büyük banknotunun uluslararası piyasalardaki karşılığı 4 dolar seviyesinde. Vatandaşın cebindeki paranın alım gücü erirken, geçim derdi büyürken, siyasi tartışmalar da bir türlü bitmiyor.
Ekonomideki tablo, adaletteki tartışmalar ve devlet yönetimindeki güven sorunu birbirinden bağımsız değil.
Erdoğan'ın önündeki en büyük sınav: Kendi kurduğu düzenin hesabını verebilmek!
Recep Tayyip Erdoğan bugüne kadar birçok siyasi krizi atlattı.
Muhalefetin hatalarından yararlandı, seçim kazandı, siyasi rakiplerini geride bıraktı.
Ancak bugün karşı karşıya olduğu mesele farklı.
Çünkü artık yalnızca muhalefetin eleştirileriyle değil, kendi yönetim anlayışının ortaya çıkardığı sonuçlarla da yüzleşmek zorunda.
Bir dönem muhalefete yöneltilen bazı siyasi eleştirilerin bugün iktidarın kendi politikalarıyla çelişmesi de toplumun gözünden kaçmıyor.
Dün sert biçimde eleştirilen siyasi aktörlerle bugün kurulan ilişkiler, dün söylenen sözlerle bugün atılan adımlar arasındaki mesafe, seçmenin hafızasında yer ediyor.
Vatandaşın hafızasını hafife almayın!
Bu millet dün ne söylendiğini, bugün ne yapıldığını biliyor.
Sadece her zaman yüksek sesle konuşmuyor.
Son sözü televizyon yorumcuları değil, millet söyleyecek!
Bugün yandaş medyada saatlerce konuşanlar var. Her gelişmeye bir açıklama yetiştirenler, her krize bir savunma hazırlayanlar var.
Ama sokakta başka bir gerçek var.
İnsanlar artık anlatılan her şeyi olduğu gibi kabul etmiyor.
Bir açıklama yapıldığında “Neden şimdi?” diye soruyor.
Bir tutuklama olduğunda “Peki, diğer sorumlular nerede?” diye sorguluyor.
Bir siyasi destek açıklaması geldiğinde “Daha dün neredeydiniz?” diye düşünüyor.
Bu, toplumun siyaset karşısında geliştirdiği yeni bir refleks.
Ve iktidarlar açısından en tehlikeli gelişmelerden biri, vatandaşın kendilerine duyduğu güveni kaybetmesidir.
Çünkü güven bir kez sarsıldığında, onu yeniden inşa etmek için birkaç basın açıklaması, birkaç sert konuşma veya birkaç göstermelik hamle yetmez.
Herkesin kafasında aynı soru dolaşıyor:
Bu ülkede gerçekten hesap mı soruluyor, yoksa yalnızca görünen isimler üzerinden bir dosya mı kapatılıyor?
Bunun cevabını ne televizyon ekranları verecek ne de siyasi parti sözcüleri…
Hukuk verecek, belgeler verecek, gerçekler verecek.
Ve en sonunda millet kararını verecek.
Çünkü bu ülkede sandık yalnızca oy verilen bir yer değildir. Aynı zamanda siyasi iktidarın hesap verdiği yerdir.
Bir mahkemede taraflar kendi doğrularını anlatabilir. Ancak toplumun vicdanında hüküm veren başka bir makam vardır.
O makamın adı millettir.
Hakim millettir!
Milletin hafızası da sandığı da kolay kolay unutmaz.
Sandık günü geldiğinde kim ne söylediyse, kim ne yaptıysa, kim hangi soruya cevap vermekten kaçtıysa hepsinin karşılığı olacaktır.
Ya millet “Yeter artık!” diyecek…
Ya da “Devam!” diyecek.
Ama şunu kimse unutmasın:
Yetkiyi milletten alanlar, bir gün yine milletin karşısına çıkıp hesap vermek zorundadır.
Çünkü devlet kimsenin şahsi mülkü, iktidar kimsenin ebedî makamı, millet de kimsenin unutkan kitlesi olmadığı gibi millet de hep aynı adama oy vermek mecburiyetinde değildir.
Şimdi mesele, yangının nerede başladığını ve kimlerin bu yangında sorumluluğu bulunduğunu ortaya çıkarmaktır.
Kendi çıkardığı yangını kendi söndürdü diye kimse kahraman olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır.
06 Kasım 2026
Mustafa Temiz