Bir Aforizma: Yerlilik ve Millilik Üzerine

19. yüzyılın koşullarında şekillenen modernlik pratiğine ve onun emperyalist, kapitalist ve bir o kadar da liberal yüzüne, aynı yüzyılın sonlarından başlayarak, yaşanan kriz ve toplumsal sıkıntılardan beslenen, eleştirel çıkışlar ve karşıt söylemlerden oluşan entelektüel duruşlar, Batı ve Batı-dışında olan dünyada toplumcu, devletçi ve bireyci düzlemde var olan muhalif siyasal hareketlerin hem güçlenmesine hem de alternatif siyasal önerilerinin toplumsal kabul edinilişine şahit olacak tarihsel gelişmelere sahne oldu.

Batı Avrupa ve Kuzey Amerika kökenli Modernizme ve seçkinci demokrasiye karşı eleştirileri ve uç noktada onu reddeden bu siyasal söylem ve hareketler, çoğu devleti merkeze alan ve önceleyen, toplum ve birey taleplerini yadsıyan, özgürlük ve hakları sınırlayan, anti-demokratik veya otoriter siyasal rejimler üretti. Bu süreç aynı zamanda kendi içinden hem modernliğe hem de düzen fikrine karşıt anarşist söylemleri de gündemlere taşıdı; ancak bunların etkisi radikalleşen ve terörize olan grup ve eylemlerle sınırlı kaldı.

II. Dünya Savaşı sonrası Faşist ve Nazist siyasal hareketlerin sönümlenmesiyle birlikte, liberal demokrasi ve milliyetçi-toplumcu siyasal hareketlerin geniş söylemler üretebilecekleri veya yeni yüzler olarak tarihsel alan bulabilecekleri geniş bir entelektüel, kültürel ve siyasal alanlar da ortaya çıktı. Hem modernleşmenin krizlerinden beslenerek doğmuş genç siyasal rejimler hem de yeni bağımsızlığını kazanan sömürge sonrası çoğu Asya, Afrika ve Güney Amerika devletlerinde entelektüel gündemlere taşınan modernleşmenin çoğulculuğuna dayalı yeni tartışmalar, Batı emperyalizmine karşı milliyetçi bağımsızlık ve sosyalist pratiklere dayalı toplum düzenlemeleri içinden modernleşmeye eleştirel bakan veya onu kısmen reddeden, demokrasiyi öteleyen ve otoriterliğe kapı aralayan yerliliğe veya milliliğe vurgu yapan siyasal düşünceleri ön plana çıkaran yeni siyasal-ideolojik tutumları kalıcı hale getirdi.

Liberal demokrasilerin dışında tüm siyasal ideolojilerin ve hareketlerin çıkış noktası yerlilik veya millilik üzerinden okundu ve kurgulandı. Bu okuma ve kurgunun, ister Batı-dışı-Doğu ister İslam dünyası ve özelde Türkiye bağlamında nasıl bakılırsa bakılsın, derin ideolojik izlerini ve tutumlarını günümüzde de görmek mümkündür.


Günümüzde, Liberal ve Marksist eskilerinin, çoğunlukla ideal demokrasiyi kurup yaşatamamak ve özgürlükleri algılama özürlülüğü üzerinden yapılmaya çalışılan yapay tartışmaları bir yana bırakırsak, temel sorun Batı modernliğine dayalı çağdaşlık projelerine karşı bir mevzi ve cephe oluşturan yerlilik veya millik direncinin nasıl aşılacağı veya sentezleneceği noktasındadır. Türkiye’nin de dâhil olduğu, Batı-dışı, Doğu veya İslam dünyasındaki yakın dönemdeki sağ veya sol tüm siyasal söylemlerin temel argümanlarını kuşatan yerlicilik veya millicilik olmuştur. Bu durumu şekillendiren ise hem modernleşmenin yaşattığı krizlere hem de Komünizm tehdidinin karşısında Liberal demokrasilerin güçlendirilmesi bağlamında dinlerin veya geleneklerin imkânlarından yararlanmak, bireysel kurutuluş kadar, toplumsal ve siyasal korunmayı sağlamak olmuştur. Dine, geleneğe veya milli kültüre dayalı, rehabilite edilmiş, tersten okumaya dayalı öze dönüş pratiklerinin yerlici veya millici karakteri, ideolojik düşünüşleri ve söylemleri klasik bağlamlarından kopardığı gibi, coğrafya ve tarihin imkânları üzerinden yenisi, sonrası veya karşıtını anlamlı ve benimsenebilir hale getirdi. II. Dünya Savaşı sonrası kurulan yenidünyanın, Soğuk Savaş Koşulları ve anti-sömürgeci bağımsızlık hareketleri içinde yeşeren yerlici ve millici ideolojik duruş ve söylemler, Batı-dışında modernleşme merkezli sert tartışmalardan beslendiği gibi, Batı-dışı genç veya yeni devlet ve toplumların yol haritasını biçimlendirdi. 


19. yüzyıl sosyalist ve komünist hareketlerin içinde yeşeren Modernliğin seçkinci, şabloncu, köktenci ve bir o kadar da yapay teori ve pratiklerine getirilen eleştirilerden beslenen alternatif toplumcu siyasal ideolojik hareketlerin püriten Hristiyan teolojik söylemlerle buluşan ve sentezlenen yeni duruşu, yerliciliğe ve milliciliğe kapı araladı. Kültür ve geleneği yeniden yorumlayan ve devleti merkeze alıp onu tek belirleyici-düzenleyici güç veya yücelterek önemli kılan anti-modernist bir siyasal iktidar ve düzen tasarımı, tarihsel ve materyalist sosyalizmin ideolojik söylemlerini, toplum yerine devlet odaklı yeniden üreten bu siyasal hareketlerin seküler tasavvuru, 20. Yüzyılın başında, teori ve pratik olarak, devlet, millet, ırk, ülke bağlamında, sosyalist, korporatist veya etatist ama bir o kadar da otoriter veya militer rejimler üretir. II. Dünya savaşı bir dönüm noktası olarak bu tür rejimlerin cazibelerini yitirmesi ve liberal demokratik fikir ve pratiklerin ön plana çıkarması, Batı Avrupa ve Kuzey Atlantik merkezli dünya dışında kalan genç milli veya toplumcu devletlerle sayısal artış gösteren yeni dünyasında, çoğunlukla klasik sosyalizmin yetersizliği ve yeniden yorumlanması ile başlayan Batı-dışı tartışmalar, yerli ve milli din, kültür, gelenek, tarih ve coğrafyanın yeniden gözde olmasına ve yeni bir yorumla sosyalist veya toplumcu ideoloji ve pratiklerle sentezlenmesine giden bir süreç başlatır.  Merkezinde modernleşme sorunu olan ve ona hem özü kaybetmeden ulaşmayı hem de Batının maddi göstergesi olan refaha veya kalkınmışlığa en kısa yoldan ulaşmayı hedefleyen paket ideolojik programlar ve öncü kadro söylemleri, uzun süre ideolojik düşünce ve tutumları belirler.


Klasik ideolojik söylemlerin, teorik ve daha çok da pratikte dezenformasyona uğratılarak, tarihsel yerli ve milli olanla sentezlenmesine dayalı yeni söylem ve pratiklerin ikinci ve üçüncü dünyadaki karşılığı, Batı modernliğine ve onun ideolojik okumalarına karşı, tarihsel birikimin ve kültürel farklılığın imkânlarından yararlanan yeni ve bir o kadar da ona meydan okuyan yerlici ve millici söylemleri çoğaltır.  Çoğunlukla neo-marksit, sol liberal ve kısmen muhafazakâr aydınlarca savunulan bu yerlicilik ve millicilik,  Marksist teori ve pratiği tüketirken ve onu geriletirken, liberal, milliyetçi ve muhafazakâr söylemleri hem derinliğine hem de görünen yüzünde genişletir.  Dinin, geleneğin, kültürel pratiklerin, tarihsel hazır bulunuşun ve coğrafyanın kısıtlıkları üzerinden yeniden üretilen sağ ve sol yerlicilik ve millicilik, Batı emperyalizmi ve modernliğine kendi özgünlüğü içinde bir cevap üretirken, katı doğmalar ve geri döndürülemez süreçlerin de hattını belirginleştirir.  
Kendilerini teorik millet ve onun ideolojisi milliyetçiliğin içinden okumaya çalışan düşünce ve hareketlerin özgün kültür ve tarih okumalarına dayalı çıkarımları ve buna bağlı söylemleri ister istemez yerli ve milli de temellenmeleri bir yana bırakılırsa seküler nitelikli toplumcu ve din referanslı ideolojik söylemlerin evrensel ideolojik teorilerden bağımsızlaşarak, öze münhasır yeni “biz”e ait söylemsel çıkışları yerliciliği ve milliciliği başat hale getirmiştir. Bunun temelinde ise ithal edilen ideoloji ve söylemlerin tarihsele, kültüre, dil eğreltilerine, duyuşa ve ifadelendirmeye dayalı vurgulara duyulan acil ihtiyacın olmasıdır. Teoriye dayalı hiçbir ideolojik söylem, pratikte yerele ve milliye atıf yapmadan toplumsal taraftarlığa dayalı bir anlam ve hareket başlatamaz.  Tarihten, gelenekten ve mitten örneklendirme olmadığı müddetçe teorik ideoloji veya söylem, toplumsal kök salımlar gerçekleştiremez. Bu ise, tarihin, geleneğin ve mitin tartışılamadığı ve kabullenildiği noktada; teorik ideoloji veya söylemin yeniden gözden geçirilmesini, yorumlanmasını ve üretimini beraberinde getirir. Bu durum ise teorik olanın tartışmaya açılmasını; daha ileri nokta da yetersizliğini ama orta noktada ise teorik olanın yerli ve milliye uyarlanmasına yol açar. 


Gündemin hızlı deviniminde tarihsel aciliyet, teorik olanı ya deformasyona ya da gündem dışına iterek, yerli ve milli olanın imkânlarından yeniden bir teorik ideoloji veya söylem üretmeye ve bunu kendi özgünlüğü içinde ifadelendirmeye çalışır. Artık yeni ideoloji veya söylem, teorik bazı kalıp, yöntem ve izahların dışında evrensel olandan kopmuş; kendi güneşinde, yağmurunda, ekvatorunda veya Meksika sınırında yerli ve milliden mülhem bir ideoloji veya söyleme dönüşmüştür. Teorik okumalardaki anlam zorluğunun temelinde bu kopuşların ve yeniden üretilmelerinin klasik olanla anlaşılamayacağıdır. Bu ise bizi çoğulcu, özgün veya ötesi dünyalara taşır ve bambaşka bir evrenle yüz yüze kaldığımız düşünce ve hareket iklimine ulaştırır. Bugün içinde sosyalist veya muhafazakâr temalı tüm ideolojik söylemlerin neden yerli ve millide konumlanmak zorunda kaldıklarını; genel ideolojik teoriyi deformasyona uğratarak var olmaya çalıştıklarını açıklar. Bilinen kaynaklara ve total ideolojik güdümlemeye sahip toplumcu ve dine dayalı düşünce ve hareketlerin yerel ve milli olanla karşılaşmaları tarihsel bir durumdur. Bu durum tarihin her döneminde sonuçları itibari ile yerli ve milliyi güçlendirmiş, çeşitlendirmiş ve özgün pratiklere dönüştürmüştür. İdeolojinin ve dinin evrenselliği her toplumda yerli ve millinin imkânlarına ihtiyaç duyduğu gibi, onunla yüzleşmiş, dönüşmüş ve yeni anlamlara kapı aralamıştır. Ancak bu aralanma, teorik ideoloji ve söylemlerin sonunu getirmiş; yerine bütünleşme yerine ayrışmayı, mikrolaşmayı ve küçük grup dayanışmasını üretmiş; yerliden ve milliden güç alan etnik, bölgesel, inanç veya dil temelli yeni ideolojik duruş ve söylemleri çoğaltmıştır. 


Günümüzde sosyal medya odaklı sanal dünya, evrenselci kapitalist liberalizmle sağ ve sol mikro yerlici ve millici düşünce ve hareketlerin savaş alanıdır. Bu alandan nasıl bir totalist bir düşünce ve eylem pratiği çıkacaktır, şimdilik muhal ama yerlici ve milliciliğin bu yönü yeni bir Nasyonal Sosyalizm üretirse veya üretiyorsa şaşırmamak gerekir.
26 Ağustos 2024
Prof. Dr. Celal Metin
     

 

YORUM EKLE