Bir Annenin Sessiz Savaşı

Bir kadın en çok ne zaman kırılır bilir misiniz?
Yabancıların kötülüğünden değil…
Kendi canından geldiğinin suskunluğunda, ona soyismi verenin çaresiz bakışlarından kırılır.
Çünkü insan, dünyanın bütün acılarına karşı kendine bir sığınak hayal eder. 
Adına “yuva” der. “baba ocağı” der. Canı yandığında koşup sarılacağı bir çift kol, bir omuza yaslanabildiğinde  buna inanır. Çocukken düştüğünde dizini nasıl annesi öptüyse, büyüdüğünde de ruhundaki yaraları aynı sevginin iyileştireceğini düşünür.

Ama hayat bazen en ağır gerçeği insanın yüzüne kendi kanından geldikleriyle vurur.

Mesela....
Bir kadın bir gün üç kız çocuğunu yanına alıp baba evinin kapısına geldi.
Yanında bavullar değil, yılların yorgunluğu vardı.
Gözlerinde korku, kalbinde kırılmış bir hayat taşıyordu.
Şiddetten kaçmıştı. 
Sessizce tükenen bir ömrün içinden çocuklarını çekip çıkarmaya çalışıyordu. 
Çünkü bir anne, önce kendisi için değil; çocuklarının bu aynı korkularla, şiddetle  büyümemesi için savaşır.

Belki o kapı açıldığında kendisine açılmış şefkatli kollarla sarılmayı bekledi.
Belki annesinin ellerinin saçlarına dokunmasını…
Belki babasının “Artık buradasın kızım, kimse sana zarar veremez” demesini…

Ama bazı evler vardır; duvarları ayaktadır da içindeki merhamet çoktan yıkılmıştır.

O gün o kadın, kendi yuvasında misafir bile olamadı.
Kendi acısı bile yük sayıldı.
Üç küçük kız çocuğunun korku dolu gözleri bile kimsenin vicdanını sızlatmadı.

Ve sonra onu yeniden o karanlık, öfke dolu, vicdansız, insafsız ve sevgisizlik solunan yere gönderdiler.

Bir kadını şiddet gördüğü yere geri yollamak, sadece bir kapıyı kapatmak değildir.
Onun umutlarını, cesaretini, yaşama tutunma isteğini de kapatmaktır.
Bazen bir tokattan daha ağırdır aileden gelen “idare et” cümlesi.
Çünkü insanı yabancılar değil, en çok sevdikleri tüketir.

O gün içinde bir şey sustu o kadının.

Annesine duyduğu güven…
Babasına yaslanma hissi…
“Ailem var” diyebilmenin sıcaklığı…

İnsan anne babasını kolay kolay kaybetmez aslında.
Onlar hayatta olduğu sürece insan biraz çocuk kalır.
Ama bazı kırgınlıklar vardır ki insanı erkenden yetim bırakır.
Annesi yaşar, ama şefkati ölür.
Babası yaşar, ama güveni yok olur.

Şimdi onun dünyasında sadece üç küçük kız çocuğu var.

Sabah onların sesiyle uyanıyor.
Kırıldığı yerde onların gülüşüyle ayağa kalkıyor.
Geceleri kimse görmeden ağlıyor belki…
Yastığa sessizce akıttığı gözyaşlarını kimse bilmiyor.
İçinde hâlâ aynı soru yankılanıyor belki:

“Ben neden korunmadım?”
"Bana neden sahip çıkmadılar?"

Ama annelik böyledir işte…
Bir kadın paramparça olsa bile çocuklarının yanında dimdik durmayı öğrenir.
İçindeki bütün fırtınaları susturup saçlarını okşayabilir.
Canı yanarken bile “iyiyim” diye gülümseyebilir.
Aslında onu en çok yoran, hayatın onun önüne dizdiği, onun içini acıtanlar değil, güçlü görünmek için harcadığı enerjinin bitik halidir.

Çünkü anne olmak, bazen kendi yaralarını içine gömüp çocuklarının yaralanmasına engel olmaktır.

Bu yalnızca bir kadının hikâyesi değil… Belki dünyada bir çok anenin ortak veya benzeşen hikayesi.
Kapılar yüzüne kapanan binlerce annenin hikâyesi…
“Yuvanı bozma” denilerek ateşe geri itilen kadınların hikâyesi…
Şiddetin ortasında yalnız bırakılan çocukların sessizliği…

Toplum hâlâ bir kadına sabretmeyi öğütlüyor.
Oysa bazen sabır, insanı hayatta tutmaz; yavaş yavaş öldürür.

Ve insan en çok şunu unutamıyor:
Bir kadın, herkesten vazgeçebilir…
Ama çocukları için yaşamaktan asla vazgeçmez.

Çünkü dünyada hiçbir sevgi, bir annenin evladını karanlıktan kurtarmak için verdiği savaş kadar büyük değildir.
Bu savaşı hala sürdüren, dünyanın en uzak yerinde bile olsa evlat kokusunu hirbirşeye değişmeyen tüm kadınların, anaların günü kutlu olsun.
10 Mayıs 2026
Bahar Çelik

YORUM EKLE