Bir Davadan Fazlası: İmamoğlu Dosyasında Yargıya Güven Sınavı

Türkiye’de bazı davalar yalnızca sanıkların kaderini değil, aynı zamanda devletin en temel kurumlarına duyulan güveni de belirler.
İçinde bulunduğumuz günlerde kamuoyu, Ekrem İmamoğlu ve bazı ilçe belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu 147 sanıklı davayı yakından takip ediyor. Resmî olarak bir yargılama süreci yürütülüyor olsa da kamuoyuna yansıyan görüntüler ve tartışmalar, ortada klasik anlamda bir mahkeme düzeninden ziyade oldukça kaotik bir tablonun bulunduğunu düşündürmektedir.
Davanın ilk anlarından itibaren yaşananlar bu tartışmayı daha da büyütmüştür. Rüşvet almak, irtikap ve görevi kötüye kullanmak suretiyle “suç örgütü lideri” olarak suçlanan İmamoğlu’nun duruşmanın başında sarf ettiği “Buraya yargılanmaya değil, yargılamaya geldim.” şeklindeki sözleri, mahkemenin meşruiyetine yönelik açık bir siyasi meydan okuma olarak yorumlanmıştır. Bu sözler, davanın daha ilk dakikadan itibaren hukuki zeminin ötesine taşınabileceğinin işaretlerini vermiştir.
Duruşma salonunda yoklamadan savunma aşamasına kadar birçok prosedürün tartışmalar eşliğinde ilerlemesi, Türkiye’de alışılmış yargılama pratiklerinin ötesinde bir tablo ortaya koymaktadır. Zaman zaman küçük bir siyasi toplantıyı andıran görüntüler, zaten uzun süredir tartışılan Türk yargı sisteminin güven sorununu yeniden gündeme taşımıştır.
Türkiye’nin adalet sistemi son yıllarda oldukça ağır sınavlardan geçti. Özellikle Fethullahçı Terör Örgütü’nün devlet kurumlarına sızması ve yargı mekanizmasını kendi amaçları doğrultusunda kullanması, adalet sisteminde ciddi tahribatlara yol açtı. Bu yapı tarafından yürütülen kumpas davaları, toplumun geniş kesimlerinde yargıya duyulan güveni derinden sarstı.
Devletin bu tahribatı ortadan kaldırmak için attığı adımlar ise başka bir tartışmayı beraberinde getirdi. Bu kez de yargının yürütme organına yakın bir çizgide şekillendiği ve siyasi iktidarın etkisine açık hâle geldiği yönünde iddialar gündeme taşındı. Böylece Türkiye’de adalet mekanizması bir yandan geçmişin ağır mirasıyla mücadele ederken, diğer yandan yeni bir güven tartışmasının merkezinde yer aldı.
Son duruşmalar sırasında dile getirilen bazı siyasi açıklamalar bu güven sorununu daha da derinleştirmiş görünmektedir. Özgür Özel’in, davanın hangi ağır ceza mahkemesinde görüleceğini önceden bildiğini ifade etmesi ve mahkeme heyetinin tecrübesine yönelik eleştirilerde bulunması kamuoyunda yeni soru işaretleri doğurmuştur.
Özel’in açıklamalarına göre dava, İstanbul’daki ağır ceza mahkemeleri arasından özellikle 40. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verilmiştir. Ayrıca mahkeme başkanının hâkimlik kariyerine ilişkin geçmişi ve heyette bulunan diğer iki hâkimin meslekteki tecrübesinin sınırlı olduğu yönündeki iddialar da tartışmayı büyütmüştür. Bu tür açıklamalar, davanın henüz başında yargı sürecinin tarafsızlığı konusunda tereddütlerin artmasına neden olmuştur.
Öte yandan sanık tarafının da benzer biçimde mahkemenin meşruiyetini sorgulayan bir dil kullanması, davanın hukuki zeminde ilerlemesini zorlaştırmaktadır. İddialara doğrudan cevap vermek yerine usul tartışmaları ve siyasi söylemler üzerinden yürüyen bir savunma stratejisinin tercih edilmesi, yargılamanın normalleşmesini engelleyen bir tablo ortaya çıkarmaktadır.
Burada yalnızca sanıkların veya siyasi aktörlerin tavrı değil, mahkeme heyetinin süreci yönetme kapasitesi de büyük önem taşımaktadır. Yargı makamının bu tür gerilimli davalarda en önemli görevi, mahkeme salonunu tartışmaların değil, hukukun konuştuğu bir zemine dönüştürebilmektir. Şu ana kadar ortaya çıkan görüntüler ise bunun henüz başarılamadığını göstermektedir.
Bugün gelinen noktada Türk yargı sistemi adeta yeni bir güven testinden geçmektedir. Bu testin başarıyla verilmesi, sadece bir davanın sonucundan çok daha büyük bir anlam taşımaktadır. Çünkü mesele yalnızca bir belediye başkanının yargılanması değildir; mesele, Türkiye’de hukukun üstünlüğüne duyulan inancın yeniden tesis edilip edilemeyeceğidir.
Adalet yalnızca dağıtılan bir hüküm değildir; aynı zamanda toplumun vicdanında karşılık bulan bir güvendir. Eğer mahkeme salonları hukukun konuştuğu yerler olmaktan çıkıp siyasi tartışmaların gölgesine girerse kaybeden yalnızca davanın tarafları olmaz. Kaybeden, devlete ve hukuka güvenmek isteyen bütün bir toplum olur.
Bu nedenle bugün görülen dava yalnızca bir yargılama değildir; Türkiye’de adalet duygusunun geleceğine dair verilen kritik bir sınavdır.
