Bu Bir Çöküştür: Ne Ekonomi Kaldı Ne Ahlak

Artık kimse kendini kandırmasın.
Türkiye’de yaşananlar ne “geçici ekonomik dalgalanma”dır ne de “münferit birkaç skandal”… Ortada açık, derin ve çok katmanlı bir çöküş vardır. Üstelik bu çöküşün en tehlikeli tarafı, toplumun buna alışmaya başlamış olmasıdır.
Her gün biraz daha fakirleşen bir halk, her gün biraz daha pervasızlaşan bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyadır.
Bugün Türkiye’de insanlar yalnızca geçinemiyor değil; aynı zamanda akıllarıyla alay edildiğini düşünüyor. Çünkü bir yanda ay sonunu getiremeyen milyonlar, diğer yanda yüz binlerce lira maaş alıp hâlâ “fakirlik belgesi” peşinde koşan bir zihniyet var.
Bu artık bir utanmazlık değilse nedir?
Bir zamanlar Avrupa’ya göre ucuz olan bu ülke, bugün fiyatlarda Avrupa’yı geçmiş durumda.
Peki ya gelirler?
Hâlâ yerlerde sürünüyor.
Yani vatandaş hem pahalı bir ülkede yaşıyor hem de düşük gelirle hayatta kalmaya çalışıyor.
Bu bir ekonomi politikası değil; doğrudan doğruya hayatı zorlaştırma düzenidir.
Ama mesele sadece ekonomi değil. Belki de daha vahim olan, ahlaki çürümenin geldiği noktadır.
Yolsuzluk iddiaları, rüşvet dosyaları, iltimas ilişkileri…
Bunlar artık gündemi sarsmıyor bile. Çünkü toplumun büyük bir kısmı için bunlar, “zaten olan şeyler” kategorisine girmiş durumda.
İşte asıl felaket budur.
Bir ülkede yolsuzluk kadar tehlikeli olan şey, yolsuzluğun kanıksanmasıdır.
Bugün gelinen noktada vatandaş şuna inanıyor:
Kim gelirse gelsin, fırsatını bulduğunda aynı şeyi yapacak.
Bu algı doğru mu, yanlış mı tartışılır. Ama siyaseti bitiren şey zaten bu algının kendisidir.
Çünkü güven yoksa siyaset de yoktur.
Bugün Türkiye’de en büyük kriz, ekonomik kriz değildir. En büyük kriz, güven krizidir. Ve bu kriz öyle derindir ki artık sadece iktidarı değil, muhalefeti de içine çekmiş durumdadır.
Toplumun gözünde siyaset kurumu, bir bütün olarak aşınmıştır.
Peki neden?
Çünkü bu ülkede yanlış yapanın bedel ödediğine dair güçlü bir inanç yoktur.
Çünkü bu ülkede “yakalanırsam sorun olur” korkusu değil, “nasıl olsa bir şey olmaz” rahatlığı vardır.
Çünkü bu ülkede yıllardır konuşulan siyasi etik yasaları bir türlü çıkarılmaz. Denetim mekanizmaları çalışmaz; çalışsa bile sonuç vermez.
Ve sonuç olarak ortaya şu tablo çıkar:
Herkes konuşur, kimse hesap vermez.
İşte bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan şey bir yönetim krizi değil, bir sistem krizidir.
Ve bu sistem, kendi kendini çürüten bir yapıya dönüşmüştür.
Artık mesele şu değildir: Kim suçlu?
Mesele şudur: Bu düzen neden hâlâ değişmiyor?
Eğer bu ülkede gerçekten bir çıkış yolu aranıyorsa, bunun tek bir şartı vardır:
Kim olursa olsun, hangi koltukta oturursa otursun, yanlış yapanın bedel ödediği bir düzen kurulmalıdır.
Aksi hâlde ne ekonomi düzelir, ne siyaset toparlanır ne de toplum yeniden nefes alabilir.
Bugün gelinen nokta, “sözün bittiği yer” değildir.
Çok daha tehlikeli bir yerdeyiz:
Bu, insanların artık söze inanmadığı yerdir.
18 Mayıs 2026
Ahmet Orhan
