CHP: Baskı Altında Yön Arayışı mı, Kimlik Erozyonu mu?

Mutlak butlan tartışmaları, yeni çözüm süreci sinyalleri ve tabanda büyüyen huzursuzluk… Cumhuriyet Halk Partisi, tarihinin en kritik eşiklerinden birinde yönünü mü kaybediyor?
Türkiye’de siyaset, çoğu zaman tekil gelişmeler üzerinden değil; eş zamanlı ilerleyen süreçlerin oluşturduğu baskı iklimiyle şekillenir. Bugün yaşanan tablo da tam olarak budur.
Bir yanda, 2023 kurultayına ilişkin “mutlak butlan” iddialarının yargı süreci üzerinden sürekli gündemde tutulması…
Diğer yanda Devlet Bahçeli’nin “CHP zedelenmemeli” çıkışı…
Ve aynı anda “terörsüz Türkiye” başlığı altında yeni bir sürecin adım adım kamuoyuna sunulması…
Bu gelişmeler birbirinden bağımsız değildir. Aksine, ana muhalefeti havuç ile sopa arasına sıkıştıran çok katmanlı bir siyasal zemin üretmektedir.
Tam da bu noktada kritik soru şudur:
Cumhuriyet Halk Partisi, bu baskı karşısında kendi siyasal hattını mı korumaktadır; yoksa bu hattı yeniden mi tanımlamaktadır?
Son dönemde verilen mesajlar, ikinci ihtimali güçlendirmektedir.
Özellikle Abdullah Öcalan’ın adının “süreç” bağlamında yeniden dolaşıma sokulması ve buna karşı ana muhalefetin düşük profilli tepkisi; daha doğru ifadeyle tepkisizliği, partinin geleneksel refleksleriyle arasına mesafe koyduğunu göstermektedir. Özgür Özel’in “komisyon raporunun altına imza attık” yaklaşımı ise eleştirel muhalefet ile sürece mesafeli destek arasındaki çizginin bulanıklaştığına işaret etmektedir.
Oysa CHP, tarihsel iddiasını; üniter milli devlet, laiklik ve milli bütünlük ekseninde tanımlayan bir partidir. Bu çerçeve yalnızca bir siyasi söylem değil, aynı zamanda partinin kurucu kimliğinin omurgasıdır.
Bugün ise bu omurganın nasıl temsil edildiği tartışmalıdır.
Ancak meselenin belki de en kritik boyutu, bu gelişmelerin seçmen davranışında yarattığı değişimdir.
Son dönemde kamuoyuna yansıyan tartışmalar, sosyal medya eğilimleri ve saha gözlemleri birlikte değerlendirildiğinde; CHP’ye oy veren Atatürkçü ve ulusalcı seçmen kitlesinde belirgin bir sorgulama ve mesafe koyma eğiliminin ortaya çıktığı görülmektedir.
Bu kesim, partinin temel ilkeler konusundaki söyleminde yaşanan değişimi; taktiksel bir esneklikten ziyade, ilkesel bir bulanıklaşma olarak değerlendirmektedir.
Bu eğilim, üç somut davranış kalıbı üzerinden okunabilir:
Birincisi, parti yönetimine yönelik eleştirilerin artık sınırlı çevrelerde değil; daha geniş ve görünür alanlarda dile getirilmesidir.
İkincisi, geçmişte güçlü bir aidiyetle hareket eden seçmenin bugün “koşullu destek” pozisyonuna yönelmesidir.
Üçüncüsü ise henüz net bir siyasi adrese dönüşmemiş olsa da alternatif arayışların zihinsel düzeyde başlamış olmasıdır.
Nitekim Özgür Özel yönetiminin son dönemdeki söylem ve tutumu, bu seçmen kitlesinde “temsil edilip edilmedikleri” sorusunu daha görünür hâle getirmiştir. Bu sorgulama, bireysel bir rahatsızlığın ötesine geçerek kolektif bir tartışmaya dönüşmektedir.
Bu tablo, siyaset literatüründe kritik bir eşiğe işaret eder:
Seçmenin partiyi terk etmesinden önce, zihinsel olarak partiden uzaklaşması.
Ve çoğu zaman asıl kırılma tam da bu aşamada başlar.
Öte yandan, MHP Genel Başkan Yardımcısı Fethi Yıldız’ın Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeniden göreve gelebileceğine dair açıklaması, sadece bir siyasi yorum değil; aynı zamanda CHP’nin davranışlarını ve iç dengelerini kırılgan hâle getirmeye yönelik bir arayış olarak okunmalıdır.
Gelinen noktada CHP’nin karşı karşıya olduğu durum, klasik bir liderlik tartışmasının ötesindedir. Bu, doğrudan doğruya bir kimlik ve yön krizidir.
Parti ya kurucu değerleriyle uyumlu net bir hat belirleyecek,
ya mevcut siyasal iklimin çizdiği sınırlar içinde pozisyon alacak,
ya da bu ikili sıkışmışlık içinde tabanıyla arasındaki mesafeyi daha da açacaktır.
Sonuç olarak mesele sadece bir parti meselesi değildir.
Mesele, Türkiye’de muhalefetin ne kadar bağımsız, ne kadar ilkesel ve ne kadar temsil kabiliyetine sahip olduğudur.
Ve bu sorunun cevabı, önümüzdeki süreçte verilecek kararlarda saklıdır.
08 Mayıs 2026
Ahmet Orhan
