Çiftçinin Krizi, Halkın Sorunu

Çiftçinin Krizi, Halkın Sorunu


Enerji krizini görmezden gelmek, sadece çiftçiyi değil, tüm toplumun sofrasını tehdit ediyor.

Savaşın Türkiye üzerinde yarattığı olumsuz etkilerden biri de enerji başlığı altında kümelenmektedir. Enerji denince aklımıza ilk gelen petrol ve doğal gazdır. Hürmüz Boğazı’nda gemi trafiğinin neredeyse tamamen durması, savaşın belirleyici unsuru hâline gelmiştir.

Türkiye, petrolünü doğrudan Hürmüz Boğazı’ndan taşımıyor olabilir. Ancak bu durum, küresel enerji fiyatlarının Türkiye’yi etkilemediği anlamına gelmez. Bugün enerji piyasaları yerel değil, küresel bir sistemdir. Hürmüz’de yaşanan bir kriz, Anadolu’daki traktörün deposuna zam olarak yansımaktadır. Nitekim mazot fiyatı 80 liraya dayanmış durumdadır.

İşin aslına bakarsanız, Türkiye’de enflasyon nedeniyle gıda fiyatları zaten uzun süredir yüksek seyretmektedir. Dün 5 liraya alınan bir ürünün bugün 20 liraya satılması artık istisna değil, yeni normal hâline gelmiştir. Bu artışlar tesadüfi değildir; doğrudan üretim maliyetlerinin yükselmesinin bir sonucudur.

Şimdi bu tabloya bir de küresel ölçekte yaşanan savaş ve enerji krizini ekleyin. “Türkiye’de her şey var, hiçbir şeyin yokluğu çekilmiyor” söylemiyle yüksek fiyatların normalleştirilmesi, sahadaki gerçeği değiştirmemektedir. Çünkü ortada açık bir gerçek vardır:
Maliyetler artmakta, üretim zorlaşmakta ve gıda güvenliği ciddi şekilde riske girmektedir.

FAO (Food and Agriculture Organization)’nun küresel ölçekte yaptığı uyarılar da bu tabloyu teyit etmektedir:
Enerji krizini yönetemeyen, gıda krizini yönetemez.

Öte yandan Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin aylardır dile getirdiği uyarılar artık sahada birebir karşılık bulmaktadır. Türk çiftçisi, üretim planı yapamaz hâle gelmiştir. Bugün çiftçi “nasıl daha verimli üretirim?” sorusunu değil, “nasıl daha az zarar ederim?” sorusunu sormaktadır.

Yükselen maliyetler nedeniyle çiftçi, kullanması gereken gübrenin yarısını kullanmakta; mazot giderlerinin yüksekliği nedeniyle birçok tarımsal faaliyeti gündeminden çıkarmaktadır. Bu durum bir tercih değil, zorunlu bir geri çekilmedir. Ve bunun sonucu açıktır:
Tarımsal üretimde kayıplar kaçınılmazdır.

Çünkü tarımda yapılmayan her uygulama, hasatta eksik ürün olarak geri döner. Bugün tarlada yapılan tasarruf, yarın sofrada eksiklik olarak karşımıza çıkar.

Daha da önemlisi, bu süreç geçici bir daralma değil; yapısal bir kırılmanın habercisidir. Çiftçi yatırım yapmaktan vazgeçmiş, verim artırma hedefini terk etmiş ve günü kurtarmaya yönelmiştir. Bu tablo, tarım politikalarının ciddi bir eşikten geçtiğini göstermektedir.

Tam da bu noktada hükümetin vakit kaybetmeden somut ve bağlayıcı adımlar atması zorunludur. Türk çiftçisinin mazot ve gübre yükünün nasıl hafifletileceği, açık bir yol haritasıyla ortaya konulmalıdır. Bu destekler yalnızca genel ifadelerle değil; rakamlarla, takvimle ve net taahhütlerle açıklanmalıdır.

Aksi takdirde yaşanacak tablo bellidir:
• Üretim düşecek
• Fiyatlar daha da artacak
• Vatandaş, temel gıdaya erişmekte zorlanacaktır

Bugün alınmayan önlemler, yarın yalnızca ekonomik bir sorun olarak değil; doğrudan doğruya toplumsal bir mesele olarak karşımıza çıkacaktır. Çünkü gıda meselesi yalnızca fiyat meselesi değil, aynı zamanda bir erişim ve güvenlik meselesidir.

Sonuç nettir:
Çiftçi üretimden çekilirse, ülke gıda güvenliğinden çekilir.

Ve o boşluğu ne ithalat ne de geçici çözümler doldurabilir.

Bu nedenle çözüm ertelenemez.
Müdahale geciktirilemez.
Tarım ve üretim politikaları bugünden somut adımlarla desteklenmek zorundadır.

Çünkü unutulmamalıdır:
Çiftçiyi bugün koruyamayanlar, yarın krizi yönetemez.
Ve o kriz, artık onların yöneteceği değil; onları yönetecek bir kriz hâline gelecektir.

28 Mart 2026

Ahmet Orhan

YORUM EKLE