
İçinde yaşadığımız modern dünya, her geçen gün insanı ve insanlığı daha fazla maddi kalıpların içine sıkıştırmaktadır. Her şeyin parayla ölçüldüğü, başarının ve saygınlığın yalnızca banka hesaplarındaki rakamlarla nitelendirildiği bu dönemde, "düzgün bir insan kalabilmenin" bedeli giderek ağırlaşıyor. Bu topraklarda asırlardır hüküm süren, dürüstlük, ekmeğini alın teriyle kazanmak ve başkasının hakkına göz dikmemek gibi kadim ahlaki düsturlar, yerini ne yazık ki "nasıl kazanırsan kazan ama mutlaka kazan" ilkesine bırakmaktadır.
Bu amansız kazanç hırsı, sonuca giden her yolu mubah gören tehlikeli bir anlayışı beraberinde getirmiştir. Kısa yoldan ve mücadele etmeden zengin olma arzusu, adeta toplumsal bir meşruiyet kazanmıştır. "Kolaydan köşeyi dönme" fikri, körpe zihinlere daha küçük yaşlardan itibaren kazınmakta, emek harcamadan refaha ulaşmak olağanlaştırılmaktadır. "Paran varsa herkes senin kulun, paran yoksa ıssız sokaklar yolun" anlayışı, gençlerin belleklerine kazındıkça, itibarın kaynağı da yön değiştirmektedir. Genç kuşaklar artık kişilerin bilgisine, fikrine, tecrübesine veya ahlaki derinliğine değil; bindiği arabaya, giydiği elbiseye ve elindeki telefonun markasına bakarak değer biçmektedir.
Toplumun bu değer erozyonunu en net gösteren alan ise şüphesiz bilim ve popüler kültür arasındaki uçurumdur. Tarihimiz boyunca Nobel Ödülü alarak göğsümüzü kabartan üç büyük bilim insanımız olmuştur: 2006’da Orhan Pamuk, 2015’te Prof. Dr. Aziz Sancar ve 2024’te Prof. Dr. Daron Acemoğlu. İnsanlığın bilgi mirasına ve ülkemizin entelektüel sermayesine devasa katkılar sunan bu kıymetli isimler yurda döndüklerinde, havalimanlarında coşkulu kalabalıklar tarafından karşılanmamıştır. Basınımızda ve sosyal medyada, Brezilya’dan transfer edilen vasat bir futbolcu ya da bir pop şarkıcısı kadar yer bulamamışlardır. Toplum, Nobel Ödülü'nün taşıdığı o muazzam manevi ve bilimsel değer yerine, ödülün maddi karşılığına odaklanmıştır. Milyon dolarlık transferlerin gölgesinde kalan bilim, paranın popülariteden ve itibardan daha baskın bir güç olarak kabul gördüğünün acı bir gerçektir..
Benjamin Franklin’in zamansız tespiti bu noktada çok büyük bir anlam kazanır: "Para her şeyi yapar diyen adam, para için her şeyi yapan adamdır." Parayı yaşamın tek gayesi haline getiren bir toplum, ahlaki sınırlarını kaybetmeye mahkûmdur. Bu çürümenin önüne geçebilmek ise topyekûn bir öze dönüşü gerektirir. İbni Haldun’a "Çocuklarımızı nasıl terbiye edelim?" diye sorduklarında verdiği o tarihi cevap, bugünün yetişkinlerine en büyük reçetedir: "Çocuklarınızı terbiye etmeye çalışmayın. Zira onlar zaten size benzeyeceklerdir, kendinizi terbiye edin."
Sonuç olarak; ahlakı ve vicdanı koruyan yegane unsur, maddiyat değil, insanın içindeki yüksek manevi değerlerdir. İstiklal Marşı Şairi Mehmet Akif ERSOY un
“Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır;
Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.
Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân'ın,
Ne irfanın kalır tesiri katiyen ne vicdanın” mısralarında dile getirdiği
Yüreklerden o kutsal saygı ve ahlak hissi kalktığında, ne irfanın kalır tesiri ne de vicdanın. Geleceği kurtarmak, markalara ve kolay kazanç düşkünü olan bir nesil yerine; emeğe, bilime ve ahlaka değer veren bir toplum inşa etmek için, herhalde en çıkar yol, İbni Haldun’ un dedidiği gibi ilk önce kendimizi eğitmektir. Sokakta toplu taşıma vasıtalarında evimizde: sabah akşam elimizden bir türlü düşmeyen cep telefonlarını bırakarak yerine elimize kitap alarak işe başlayalım mı? Ne dersiniz dostlar? Yanlış anlaşılmasın teknolojiye karşı değilim, saatlerce sosyal medyada gezinme video seyretme gibi şeylerle zamanın tüketilmesine karşıyım. Ayrıca eknolojiyi kişisel gelişimi için: günlük işlerimizi yapma, haberleşme, kitap okuma veya dinleme gibi faydalı aktiviteler için kullanan dostlarımızı da tebrik ederim.
Dr. İsmail BOZKURT 08.10.2025
