Ekonomideki gerçekler bazen en açık hâliyle resmî raporlarda değil, pazardaki fiyat etiketlerinde görülür. Şubat ayı verileri gösteriyor ki enflasyonla mücadele henüz kazanılmış bir savaş değil; aksine toplumun en geniş kesimlerini zorlayan uzun bir mücadele hâlâ devam ediyor.
Ekonomik veriler bazen bir ülkenin ruh hâlini ele verir. Bu bakımdan Şubat ayı enflasyon rakamları, özellikle İstanbul Ticaret Odası tarafından açıklanan veriler, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik tabloyu anlamak açısından önemli bir gösterge olmuştur.
İstanbul Ticaret Odası’nın rakamları genellikle resmî açıklamalar ile bağımsız araştırmalar arasında makul bir yerde durur. Bu nedenle bu veriler yalnızca teknik bir gösterge değil, toplumun günlük hayatına dokunan ekonomik gerçeklerin bir aynası olarak değerlendirilir.
Şubat ayı verileri, bu aynaya bakıldığında görülen manzaranın pek parlak olmadığını ve pazarlarda yaşadığımız şaşkınlığın tescili anlamına geldiğini ortaya koymaktadır.
Özellikle gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde yedilere yaklaşan artış oranı, enflasyonun mutfakta yeniden hız kazandığını açıkça göstermektedir. Geçtiğimiz ay yüzde 4,27 seviyesinde olan bu artışın daha da yükselmesi, enflasyonla mücadele programının kalıcı bir başarıya ulaşıp ulaşmadığı konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.
Ekonomide en tehlikeli enflasyon, mutfağa giren enflasyondur.
Çünkü enerji fiyatları artabilir, konut fiyatları yükselebilir; ancak toplumun sabrını zorlayan asıl alan sofradır. İnsanlar bazı harcamalardan imtina edebilir, bir eşya alımını erteleyebilir; fakat gıda harcamalarını erteleme imkânı yoktur.
Bu nedenle gıda fiyatlarındaki artış yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal bir alarmdır.
Daha düşündürücü olan nokta ise bu artışların, mevsimsel olarak sakin sayılabilecek aylarda gerçekleşmesidir. Meşrubat gibi ürünlerin satışının düşük olduğu dönemlerde bile fiyatların yükselmeye devam etmesi, sorunun geçici değil, yapısal olduğunu düşündürmektedir.
Bu tabloya bakıldığında, yılın başında yapılan ücret artışlarının daha ilk aylardan itibaren aşınmaya başladığını tahmin etmek zor değildir.
Türkiye’de nüfusun çok büyük bir kısmı ücretlilerden, memurlardan ve emeklilerden oluşmaktadır. Dolayısıyla enflasyon yalnızca ekonomik bir gösterge değil, doğrudan doğruya toplumun huzurunu ilgilendiren bir meseledir.
Ekonomik istikrar yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, insanların sofraya huzur içinde oturabilmesiyle ölçülür.
Bugün yaşanan tablo, özellikle dar gelirli kesimler açısından ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Maaşların daha yılın ikinci ayında tartışılmaya başlanması, ekonomik programların vatandaşın günlük hayatına yeterince yansımadığını göstermektedir.
Bir ülkenin ekonomik hikâyesi bazen tek bir rakamla özetlenebilir.
2000’li yılların başında yaklaşık bir buçuk lira seviyesinde olan Amerikan dolarının bugün kırk beş lira sınırına yaklaşmış olması, Türk parasının zaman içinde ne kadar değer kaybettiğini açıkça göstermektedir.
Bir ülkenin parası yalnızca bir ödeme aracı değildir; aynı zamanda o ülkenin ekonomik güveninin de sembolüdür.
Bu nedenle döviz kurundaki uzun vadeli yükseliş yalnızca ekonomik bir gelişme değil, aynı zamanda bir güven meselesidir.
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunlar yalnızca enflasyonla sınırlı değildir. Daha derinde, yapısal problemler bulunmaktadır.
Dünya ekonomisi hızla değişmektedir. Yapay zekâ, çip teknolojisi, yazılım ve yüksek katma değerli üretim yeni dönemin belirleyici alanları hâline gelmiştir.
Buna karşılık Türkiye’nin ekonomik büyümesinde hâlâ inşaat sektörünün ve beton yatırımlarının ağırlığı dikkat çekmektedir.
Dünya silikon çağını yaşarken, Türkiye’nin beton ekonomisinden çıkamaması önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
Yükte hafif, pahada ağır ürünler yerine düşük katma değerli üretime dayalı bir ihracat yapısı sürdürülebilir değildir. Dış ticaret verileri incelendiğinde, ihracat artsa bile dış ticaret açığının büyümeye devam ettiği görülmektedir. Bu durum, ekonominin hâlâ dış kaynaklara bağımlı olduğunu göstermektedir.
Burada sorulması gereken temel soru şudur:
Sürekli borçlanan bir ülke, ekonomik bağımsızlığını ne kadar koruyabilir?
Ekonomik bağımsızlık yalnızca siyasi bir slogan değil, aynı zamanda mali bir gerçekliktir. Borçla büyüyen ekonomiler, bir süre sonra kendi kararlarını almakta zorlanırlar.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunların en tehlikeli yönlerinden biri de toplumsal etkileridir. Hayat pahalılığı yalnızca cüzdanları değil, insanların gelecek umutlarını da etkilemektedir.
Depremler yalnızca yerin altında oluşmaz.
Bazı depremler mutfaklarda başlar.
Fiyat etiketlerinin her hafta değiştiği bir ülkede insanlar yalnızca fakirleşmez; aynı zamanda geleceğe olan güvenlerini de kaybederler. Milletler yoksullukla yaşayabilir; ancak umutsuzlukla yaşayamazlar.
Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yalnızca enflasyonu düşürmek değil, ekonomiye yeniden güven kazandırmaktır.
Aksi hâlde açıklanan her yeni veri, yalnızca bir istatistik değil; toplumun sabrından kopan yeni bir parça olmaya devam edecektir.
01 Mart 2026
Ahmet Orhan
