Emekli Yoksulluğu: Bir Ekonomik Sorun Değil, Bir Yönetim Tercihi

Türkiye’de emeklilik artık bir dinlenme dönemi değil; giderek ağırlaşan bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda. Her açıklanan zam oranı, her yeni maaş düzenlemesi emekliler için umut değil, çoğu zaman yeni bir hayal kırıklığı anlamına geliyor.
Bugün milyonlarca emekli, yıllarca prim ödeyerek hak ettiği gelirin çok altında bir maaşla yaşamaya zorlanıyor. Enflasyon karşısında hızla eriyen gelirler; gıda, kira ve sağlık harcamaları karşısında emekliyi her ay biraz daha yoksulluğa itiyor.
Yapılan hesaplamalar açık bir gerçeği ortaya koyuyor:
İktidarın göreve geldiği ilk yıllarda ödenen emekli maaşlarının bugünkü alım gücü korunmuş olsaydı, bugün en düşük emekli maaşının iki katından fazla olması gerekirdi. Oysa bugün emekliler, olması gerekenin yarısına yakın bir gelirle yaşamaya mahkûm edilmiş durumdadır.
Bu tabloya gerekçe olarak sürekli aynı argümanlar öne sürülüyor:
“Nüfus yaşlanıyor”, “Emekli sayısı arttı”, “Sistem yük altında.”
Ancak şu soru sorulmadan bu tartışma eksik kalır:
Nüfusun yaşlanması emeklinin suçu mudur?
Yanlış kurulan sosyal güvenlik sistemi vatandaşın tercihi midir?
Elbette hayır.
Bu tablo, uzun yıllara yayılan yanlış planlamaların, popülist düzenlemelerin ve günü kurtaran politikaların sonucudur. Yanlış sistemi kuranlar, bugün faturayı en güçsüz kesime, yani emeklilere kesmektedir.
Bu tablo karşısında sadece iktidar partisi değil, Cumhur İttifakı’nın ortağı olan MHP yönetimi de siyasi sorumluluktan kaçamaz. MHP yöneticilerinin ve Genel Başkan’ın kamuoyuna dönük olarak sarf ettiği, “Emeklilerin durumunu iyileştirmek için elimizi değil, gövdemizi koyarız” ve “Bu ücretler sefalet ücretidir” şeklindeki sözler, bugün yaşanan tablo karşısında artık birer siyasi taahhüt niteliği taşımaktadır.
Ne var ki Meclis komisyonlarında muhalefet tarafından, bin liralık artışın yetersiz olduğu gerekçesiyle verilen ve daha ciddi bir zam yapılmasını öngören önergeleri reddedenler; Genel Kurul’da emeklilerin durumunu iyileştirmeye dönük girişimleri yok sayanlar da yine Cumhur İttifakı’nın ortaklarıdır.
Sözle kurulan duyarlılıkla, oyla alınan kararlar arasındaki bu derin çelişki sadece bir tutarsızlık değil, aynı zamanda tarihe düşülen ağır bir nottur. Emeklinin sefaletini “sefalet ücreti” diye tarif edenlerin, bu sefaletin devamına el kaldırması artık sadece siyasi değil, ahlaki bir sorumluluk meselesidir.
Bugün Türkiye’de 16,5 milyonu aşan doğrudan emekli vardır. Aileleriyle birlikte düşünüldüğünde, nüfusun üçte birine yaklaşan bir kesim emeklilik sistemiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu kadar büyük bir toplumsal kesimi görmezden gelen hiçbir siyaset, uzun vadede ayakta kalamaz.
Çünkü demokrasilerde sandık, sadece oyların değil, adalet duygusunun da hesabını sorar.
Emekliyi yük olarak gören anlayış, yarın sandıkta emeklinin cevabını alacaktır.
Tarih bize defalarca göstermiştir:
Gerçeklerden kaçanlar, er ya da geç hakikatin tokadıyla yüzleşirler.
20 Ocak 2026
Ahmet Orhan
