ENFLASYON DEĞİL, YÖNETEMEME KRİZİ

Rakamlar yükseliyor, güven düşüyor. Türkiye’de enflasyon artık ekonomi politikalarının değil, siyasi tercihlerinin sonucudur.
Nisan ayı enflasyonu açıklandı: yüzde 4,18.
Bir ayda.
Bu şu anlama geliyor: Türkiye, Avrupa’nın yüzde 2,8 olan yıllık enflasyonunun iki katını bir ayda yaşıyor. Dünya ortalamasının bir yıllık artışı, Türkiye’de tek bir ayın gerçeği hâline gelmiş durumda.
Ve buna rağmen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetim ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek hâlâ “program işliyor” demeye devam ediyor.
Asıl kopuş tam da burada başlıyor.
Çünkü toplum artık açıklanan rakamlara değil, yaşadığı hayata bakıyor.
Daha geçen ay yüzde 2’nin altında açıklanan enflasyon, sanal düşüklüğü nedeniyle kamuoyunda ciddi bir güven sarsıntısı yaratmıştı. Bu ay ise beklentilerin de üzerine çıkan bir oranla karşı karşıyayız. Bu dalgalanma bile tek başına şunu gösteriyor: Türkiye’de enflasyon sadece ekonomik bir veri değil, güven bunalımının en somut göstergesidir.
Ve bu bunalımın sorumluluğu açıktır.
İktidarın yıllardır tercih ettiği düşük faiz, yüksek büyüme ve kontrollü enflasyon yaklaşımı, bugün kontrolden çıkmış bir fiyatlama davranışı üretmiştir. Şimdi bu tabloyu düzeltmek için göreve getirilen Mehmet Şimşek’in programı ise enflasyonu düşürmekten çok, zamana yaymayı hedeflemektedir.
Bu bir tercih meselesidir.
Çünkü hızlı ve sert bir mücadele siyasi maliyet doğurur.
Oysa bugün tercih edilen şey, maliyeti vatandaşa yaymaktır.
Türkiye’de artık fiyatlar maliyetle değil, beklentiyle artıyor.
Bir ürünün fiyatı yükselmeden etiketi değişiyor.
Çünkü herkes aynı cümleyi kuruyor: “Nasıl olsa zam gelecek.”
Bu psikolojiyi kırmadan enflasyon düşmez.
Ama bu psikolojiyi kırmak için gereken şey sadece ekonomi politikası değil, siyasi kararlılıktır. Ve tam da bu noktada Erdoğan ile Şimşek arasındaki mesafe belirleyici hâle gelmektedir.
Ekonomi yönetimi teknik olarak doğru adımlar atsa bile, siyasi irade aynı netlikte destek vermediği sürece piyasalar ikna olmaz.
Bugün yaşanan tam olarak budur:
Bir yanda rasyonel politika söylemi, diğer yanda belirsizliğe açık siyasi zemin.
Sonuç: Güvensizlik.
Ve bu güvensizlik artık hayatın her alanına sirayet etmiş durumda:
• Ücretler eriyor
• Orta sınıf hızla yok oluyor
• İnsanlar gelecek planı yapamıyor
Üstelik yıl sonu için öngörülen yüzde on altı enflasyon hedefinin neredeyse tamamı daha yılın ilk dört ayında gerçekleşmiş durumda. Bu, teknik bir sapma değil; açık bir yönetim zafiyetidir.
Ecevit döneminde mali yapısı güçlendirilen bankalar için harcanan dövizler, o günün hükümetinin günah hanesine yazıldı.
Ya bugün heba edilen on milyarlarca dolarlık kaynaklar?
Türkiye, geçmişte krizleri aşmayı başarmış bir ülke.
2001 sonrası dönemde uygulanan programın başarısı hâlâ hafızalarda. O dönemde de zor kararlar alındı, bedeller ödendi.
Ama en azından bir şey vardı:
Siyasi irade ile ekonomi yönetimi aynı istikamete bakıyordu.
Bugün ise aynı şeyi söylemek mümkün değil.
Ekonomi ile siyaset arasındaki uyumsuzluk, enflasyonu besleyen en büyük faktör hâline gelmiştir.
Üstelik buna bir de artan siyasi gerilim ekleniyor. Yargı tartışmaları, erken seçim çağrıları, muhalefetin sahaya inmesi… Tüm bunlar belirsizliği büyütüyor.
Belirsizlik büyüdükçe enflasyon düşmez, artar.
Çünkü enflasyon sadece ekonomi değil, aynı zamanda bir güven meselesidir.
Ve güven, rakamlarla değil, yönetimle inşa edilir.
Bugün Türkiye’de yaşanan şey açık:
Bu bir enflasyon krizi değil.
Bu bir yönetememe krizidir.
Ve bu kriz çözülmeden, hiçbir ekonomik program başarıya ulaşamaz.
05 Mayıs 2026
Ahmet Orhan
