Eşitlik mi, İmtiyaz mı?

Eşitlik mi, İmtiyaz mı?

Siyasetimizin bitmek bilmeyen, her dönem ısıtılıp önümüze getirilen en hassas tartışması yine gündemde: Etnik kimlik üzerinden şekillenen hak talepleri… Bir tarafta devletin kurucu felsefesi olan “anayasal vatandaşlık”, diğer tarafta ise belirli bir kesimin “özel hak” ve “özel statü” ısrarı.
Peki, bu talepler gerçekten demokratik bir hak arayışı mı, yoksa bizi bir arada tutan temel kolonların sarsılması mı?

Türkiye Cumhuriyeti, temellerini atarken dünyadaki pek çok ulus devletin aksine, vatandaşlığı bir “etnik köken” parantezine hapsetmedi. Anayasa’nın 66. maddesi o kadar berrak bir çizgi çizer ki:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”

Buradaki “Türk” ifadesi, bir soy kütüğü belgesi değil; bir aidiyetin, bir hukukun ve bir kader birliğinin beyanıdır. Devletin gözünde her birey, Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit, onurlu ve vazgeçilmez birer ferdidir. Etnik kimlik, kişinin şerefle taşıdığı kültürel mirasıdır; ancak devletle olan ilişkisinde ne bir engel ne de bir imtiyaz sebebidir.

Siyasi gündemin en çok tartışılan başlıklarından biri “ana dilde eğitim”… Elbette herkesin kendi ana dilini öğrenmesi en doğal hakkıdır ve devlet bugün seçmeli derslerle bunun önünü açmıştır. Ancak eğitimi bir bütün olarak “ana dilden” yürütmek, yani ortak eğitim dilini terk etmek, sadece bir hak talebi değildir; toplumun gelecekte birbiriyle konuşamaz hâle gelmesi ve ortak kamusal alanın parçalanması demektir.
Eğitim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) ilkesi, bu ülkenin evlatlarının aynı ideallerde, aynı dilde buluşmasını sağlayan en büyük toplumsal tutkaldır.

Bir diğer konu ise Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı üzerindeki çekinceler… “Yerinden yönetim” kulağa hoş gelen bir demokratik terim gibi gelse de, Türkiye’nin üniter yapısı göz önüne alındığında durum farklı bir boyut kazanıyor. İdari özerklik taleplerinin, coğrafi bir ayrışmanın veya “devlet içinde devlet” yapılanmasının ilk basamağı olması riski, Türkiye’nin bu çekinceleri neden ısrarla koruduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Yerel yönetimlerin güçlenmesi her vatandaşın arzusudur; ancak bu güçlenme etnik bir statüye değil, hizmetin kalitesine odaklanmalıdır.

Gerçek demokrasi, bir gruba etnik kimliği üzerinden “özel haklar” tanıyarak değil; her bir bireyin hukuk önünde, fırsat eşitliğinde ve adalete erişimde mutlak eşitliğini sağlayarak inşa edilir.

Siyaseti etnik kimlik labirentlerine hapsetmek, toplumu “biz ve onlar” diye ayrıştırmaktan başka bir sonuç doğurmaz. Bizim ihtiyacımız olan şey, kimlikler üzerinden ayrışan bir “haklar manifaturacılığı” değil; her bir vatandaşın kendini bu devletin sahibi ve asli unsuru hissettiği bir Türkiye idealidir.

Unutulmamalıdır ki; devletin her bir vatandaşına aynı mesafede durduğu bir sistem, toplumsal barışın en güçlü kalesidir.

18 Ocak 2026 

Ahmet Orhan

YORUM EKLE