Göktaş hakkında toplam 18 ay ceza ve tahliye kararı verildi. İddianamede Göktaş'ın gösterisinde sarf ettiği ifadeler nedeniyle “Cumhurbaşkanına hakaret”, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama” ve “Suçu ve suçluyu övme” suçlamaları yöneltilmişti.
Göktaş, savunmasında 3 Temmuz'dan duruşma gününe kadar 88 gün tutuklu kaldığını belirterek, “Ölü Deniz” gösterisindeki dört cümle nedeniyle tutuklandığını söyledi. Savunmasının önemli bölümünde ifade özgürlüğü, politik mizah, CİMER şikâyetleri, sosyal medya paylaşımları ve gösterideki ifadelerin bağlamından koparıldığını savundu.
Ayrıca yurt dışından Türkiye'ye kendi isteğiyle döndüğünü, ardından gözaltı ve tutukluluk sürecini anlattı. Göktaş, savunmasının sonunda üzerine atılı suçlamaları kabul etmediğini belirterek beraat ve tahliye talebinde bulundu.
DENİZ GÖKTAŞ'IN SAVUNMASININ TAMAMI
Buraya Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan getirildim. Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi, kamuoyunda “kuyu tipi” olarak bilinen bir cezaevi. 3 Temmuz’dan, bu duruşma gününe kadar günlerim güneş almayan, hiçbir tutuklu/hükümlü ile iletişim kuramadığım bir hücrede geçti. Ailemle de bu süreçte, yüksek güvenlik gerekçesiyle, diğer cezaevlerinden farklı olarak, haftada yalnızca 10 dakika telefonda konuşabiliyorum.
Bugün 28 Eylül, 3 Temmuz’dan bugüne 88 gün geçti. Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’ndaki stand-up gösterimde bir komedyen olarak, komedyen kimliğimle söylediğim 4 cümle sebebiyle 88 gündür tutukluyum. Cümle başına 22 gündür yüksek güvenlikli bu hücrede tutuldum. Ki bunlar minimum rakamlar, şimdilik cümle başına 22 gün diyelim.
Tabii ki bir komedyen olarak cümlelerin etki gücünün bu kadar yüksek olduğunu görmek gururlandırıyor ama bir vatandaş olarak ülkemin ifade özgürlüğü sicili adına üzülüyorum.
Başıma gelenler işime olan inancımı arttırdı. Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğim. Tek kaygım, bu dava yüzünden sahneye çıkan insanların cesaretinin kırılması, daha fazla otosansüre yönelmeleridir. Umarım yazan, çizen, üreten herkes bardağın dolu tarafına odaklanır; her cümlemiz sandığımızdan daha büyük bir potansiyel taşıyor.
4 CÜMLE
Bu davayı bilmeyen birine 2026 yılında 88 gün hücre hapsi gerektiren 4 cümle hakkında tahminlerini sorsak, muhtemelen cinnet geçiren birinin katliam çağrısı, nefret suçu, taciz gibi cevaplar alırız. Hâlbuki bu davaya konu olan cümleler, bir stand-up gösterisinde sarf edilmiş, seyircilerden alkış ve kahkaha almış, kabalık bile içermeyen şakalardan ibarettir. Tutuklanmamın gerekçesi olarak gösterilen bu dört cümleyi, “Ölü Deniz” adlı gösterimin videosundan önce, 197 kez sahnelerde söyledim, hâlâ arkasındayım şakalarımın, çünkü en küçük bir suç unsuru içermemekte sözlerim.
BİZ KOMEDYENLER
Komedyenlik ve stand-up gösteri videolarıyla ilgili şunu belirtmek isterim: Müzikteki albüm yayınlama ve konser düzeninin tersi bir çalışma şekline sahibiz. Müzisyenler önce albümü kaydedip sonra yayınlarlar, ardından o şarkıları seyircilerle birlikte söylerler. Çünkü konsere gittiğimizde bildiğimiz şarkıları duymak, müzisyene eşlik etmek isteriz. Müzikte aşinalık ve şarkı bilmek avantajken, komedide sürpriz ve ters köşe elzemdir. Komedyenler önce seyirci karşısında canlı olarak gösteriyi yıllarca yapar ve sonra turnelerinin sonunda da videoya kaydederler. Yani bu davaya konu olan 90 dakikalık gösteri videom, 3 yıl boyunca 100 binden fazla seyircinin canlı süzgecinden geçen metnin son temsilidir.
Yayınlanan ismi ile “Ölü Deniz” gösterisini birebir aynı şekilde, aynı cümleler ile ilk kez Ekim 2023’te Harbiye’de sahneye koydum. Son kez de Haziran 2026’da yine Harbiye’de sahneledim. Yani ilk gösteriden son gösteriye kadar davaya konu olan bu 4 cümleyi 198 kez, Türkiye’nin dört bir yanında 100 binden fazla biletli seyirci karşısında söyledim. Her seferinde kahkaha ve alkışla karşılandı.
Bu 3 yıl boyunca tanesi 22 gün hücre hapsi eden bu cümleler hakkında gelen şikâyet sayısı: 0. Samsun’da, Edirne’de, Mersin’de, Muğla’da, Çanakkale’de, Diyarbakır’da, Hatay’da, Trabzon’da, Adana’da, Çorlu’da, Artvin’de binlerce insan, hapse girmemi gerektiren bir cümle görmediler.Bu gösteriler her şehrin en büyük, en bilinen salonlarında gerçekleşti. Gösterilerimin hepsi afişle, reklamla duyuruldu. Toplumun her kesiminden gösteriye gelen seyirciler şikâyet etmek bir yana, sağ olsunlar arkadaşlarına, sevdiklerine tavsiye ettiler. Anne-babalarıyla, çocuklarıyla, sevgilileriyle tekrar tekrar aynı gösteriye geldiler. Onlar sayesindedir ki; “Ölü Deniz” gösterim 5 bin kişilik 2 Harbiye gösterisi dâhil olmak üzere, 3 yıl boyunca kapalı gişe oynadı. Bu 3 yıl boyunca duyduğum tek şikayet de; insanların bilet bulmakta zorlanmasına dairdi. O da biletlerin hızlı tükenmesi sebeplidir. Ve biraz önce anlattığım üzere; 3 yılın sonunda, bu gösteriyi başladığı yerde, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda, 1 Haziran 2026 akşamında video olarak kaydettim. Çekimi yapılan günden 23 gün sonra, 24 Haziran 2026’da 90 dakika olarak YouTube’da yayınladım ve olaylar gelişti.
TROLLER
İlk gösterim Selam Selam’ı yine YouTube’dan 2023 yılında yayınlamıştım, 6 milyon izlendi. O yüzden bu gösterimin de ilgi göreceğini bekliyordum ama gerçekten de beklentimin çok üstünde bir ilgi gördü. 3 gün içinde milyonlarca kişi izledi, paylaştı; üzerine yayınlar yapıldı, köşe yazıları yazıldı. Ancak hepimizin malumu, sosyal medya gündemini troller belirliyor, kontrolleri dışında ve hoşlarına gitmeyen bir gündem olduğunda ise operasyonel hesaplarını kullanarak saldırmaya başlıyorlar. Bu troll ekibinden ilk gördüğüm paylaşım, Şamil Tayyar kullanıcı adını kullanan yüksek takipçili bir troll hesabının paylaştığı, “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçlamasına konu olan diktatör şakasıydı. Beklenen reaksiyonu alamadılar. İkinci gün de İmamoğlu şakasının bir bölümünü paylaşıp gösteriyi sahiplenen insanları soğutmaya çalıştılar. Ne var ki bu da bekledikleri reaksiyonu almadı. Aynı troll ekibinden olduğu anlaşılan kullanıcılar, ekip arkadaşlarına yalvarıyordu: “Dinle ilgili kısımlardan gidelim!” ve üçüncü gün soruşturmaya konu olan şakamın başını sonunu kesip, cımbızlayıp, bağlamından koparıp “Dinî Değerleri Aşağılayan Komedyen” olarak eş zamanlı yüzlerce hesaptan paylaştılar ve CİMER’e şikâyet kampanyası başlattılar. Bu kesinlikle organik bir tepki değildir. Bunun organik olmadığı da ufak bir paylaşım tarama araştırması ile kanıtlanabilir.
Sonraki gün yaptıkları yalan haberlerle bunu gösterdiler. Önce yurt dışına kaçtığımı yazdı aynı hesaplar, sonra bütün bu gösteri sürecinin iltica planımın parçası olduğunu yazdılar. Hâlbuki gösteriyi 24 Haziran’da yayınladım, 2027’de askere gitmek için bedelli askerlik ücretini, neredeyse yarım milyon TL, 22 Haziran’da yatırdım. Türkiye dışında yaşama planım hiçbir zaman olmadı.
YURT DIŞI VE DÖNÜŞ
Her yıl turnem biter bitmez tatil için yurt dışındaki arkadaşlarımın yanına giderim. Şu an 20–35 yaş arasındaki insanları 3 kategoriye ayırabiliriz. 1: Yurt dışına taşınanlar, 2: Taşınmaya çalışanlar, 3: Türkiye’de yalnız kalmamak için onları vazgeçirmeye çalışanlar. Ben 3. kategorideyim. Bütün yakın arkadaşlarım Türkiye’de bir gelecek görmedikleri için göçtüler. “Yurt dışına kaçtı” haberlerini Türkiye’ye dönmeye ikna etmeye çalıştığım arkadaşlarımla okumak trajikomik oldu. Ben beyin göçünü durdurmaya çalıştıkça Türkiye engel oluyor. Şimdi stand-up gösterisi sebebiyle 3 ay hapse girmiş bir komedyen olarak ikna etmeye çalışacağım. Bütün bu sürece dair yalan haberler ve manipülatif paylaşımları mahkemeye sunduk. Hemen ardından da “Soruşturma” haberi çıktı. Bize resmî bir bilgi ulaşmadan avukatım Metin Bey’i aradım. “Yakalama kararı yok ama dön istersen” dedi. Bu haberin ardından tatilimi yarıda kesip aynı gittiğim gibi; sırt çantamda üç tişörtle ilk uçağa atlayıp Türkiye’ye döndüm.
Uçaktan indikten sonra havaalanı pasaport polisine gidip “Benim hakkımda yakalama kararı olabilir” dedim. Beraber kontrol ettik, bekledik. Bir polis beni almaya geldi, onunla beraber havalimanı karakoluna yürüdük. O sırada havalimanında beni tanıyan insanlarla selamlaştım, iyi yolculuklar diledim. Ne koluma girildi ne de kelepçe takıldı. Karakoldaki memurlar şaşırdı: “Deniz niye döndün, deli misin? Ben olsam hayatta dönmem.” dediler. Güle oynaya komiseri bekledik. Polislerin bile ülkeden gitmek istemesine şaşırmıştım.
Komiser geldi ve söylediği ilk şey “Kelepçe yapın” oldu. “Kendim teslim oldum, kelepçe yapılacak bir durum yok” dedim. Zorunlu prosedürün bu olduğunu söyledi. Ben de “Rızam yok, zorla yapacaksınız o zaman” dedim. Bunun üzerine komiser vazgeçti, beni nezarete aldılar.
Bir süre sonra Vatan Emniyet Güvenlik Şube’den bir komiser geldi, yine “kelepçe” dedi. Aynı şeyleri söyledim. Bu sefer polislere dar gelen parlak yelekler giydirilmişti. Videoyla şov yapılacağını anladım, hem kelepçeye hem de görüntü alınmasına rızam olmadığını söyledim. Zorla yaptılar. Hayatımda ilk kez kelepçe taktırmamaya çalıştığım için 4 saniye kadar karşı koyabildim. Nihayetinde “Ya benim yakalama kararım var galiba” diye girdiğim havalimanından ters kelepçe ve başıma bastırılarak çıktım. Emniyet teşkilatını tebrik ediyorum: 4 cümle cephaneli suç makinesini kıskıvrak yakaladılar.
VATAN EMNİYET VE ADLİYE
Önden, arkadan, yandan ters kelepçeli videolarımı çektiler. Hepsinde başımı kaldırıp kamerayı bulup güldüm. Yayınlayacaklarını biliyordum, istedikleri aşağılama ritüeli görüntüsünü yakalayamadıkları için uzak ve arkadan bir görüntü yayınladılar. Ardından Vatan Emniyet’in klimasız memur odasından, klimalı amir odasına, oradan da uyuşturucu kokulu, ful kapasite, yerin altındaki nezarethaneye indirildim. Abartmıyorum, bütün polis memurları Türkiye’ye neden döndüğümü soruyordu. Bendeki imkânlar onlarda olsa 1 dakika durmazlarmış. Çocukken ebeveynler “Devlet memuru ol, hayatın kurtulur” derdi, şu an onlar bile Türkiye’den gitmenin hayalini kuruyor. Harbiye’de insanları güldürdüm diye niye ömür boyu sürgün yaşayayım, insanların ülkeden bu kadar bıkmış olmasına üzüldüm.
Nezarette bizi korumakla görevli polisin yanımdaki adamı göstererek “Bu psikopat gece uyurken seni öldürse, başımıza iş olursun” demesiyle ülkenin hâlinden kendi hâlime geçtim. Bir süre sonra beni tekrar çıkardılar, adli tıpa götürdüler. Kan, idrar, saç ve tırnak örneği alındı. İddianame ve soruşturmada uyuşturucunun u’su geçmezken 0 delil, 0 suçlama, 0 somut sebeple uyuşturucu testine sokuldum. 88 gün geçti, hâlâ sonucunu bilmiyoruz.
O gece Vatan’da öldürülmeden sabah Çağlayan Adliyesi’ne getirildim. Sorguya konu olan gösterimi hatta o cümleleri bile izlememiş olan savcıya şakaları izah ettim. Savcılık sorgusundan çıkıp adliye koridorunda duruşmayı beklerken, üç kez sert ve net bir şekilde görüşmek istemediğimi söylememe rağmen, komiser emrivaki yaparak beni Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürdü. Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de duruşma öncesi zorla Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm. Kılıçdaroğlu “Neden yurt dışından döndün, imkân olsa bir dakika durmam burada” dedi. Yok. Maalesef bir tek o öyle demedi bu süreç boyunca konuştuğum insanlar arasında. Kendisi ile, ben tutukluyken üzerimden reklam yapılmasın diye görüşmek istemiyordum. Zorla olunca da sert, net ve olumsuz konuştum. Herkesin şahit olduğu konuşmamı bile yalanladılar. Memurlar “niye CHP’yi salın dedin” diye sordular. Avukatlarımı bile göremiyorken, ellerim kelepçeli bir hâlde adliyede zorla neden Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm? Hâlâ merak ediyorum.
Daha sonra çıkarıldığım mahkeme tarafından kaçma ve delil karartma şüpheleriyle tutuklandım. Oysa New York Comedy Festivali’nde gösteri yapmak için aldığım, oturum-çalışma izni sağlayan yetenek vizem olmasına rağmen soruşturmayı öğrenir öğrenmez Türkiye’ye dönmüştüm.
Aynı şekilde davanın konusu ve tek delili olan gösteri videom, resmi makamlarca erişim engeli getirilip karartılmaya çalışılırken diğer sosyal medya hesaplarımdan bizzat paylaşıp, delili karartmayı bırakın korumak için elimden geleni yaptım.
HÜCRE VE SEGBİSLER
Hücremdeki ilk haftamda; ters kelepçeli videom, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ona söylediğim cümleyi inatla reddetmesini ve hakkımda CİMER kampanyası yapan yayın organlarının babam hakkındaki yalan haberlerini izledim. Bu troll ekibinin derdi çok açıkça din değildi, dinî hassasiyetleri kullanarak eleştirel her sesi sindirmekti.
88 gün boyunca bu duruşmaya çıkmayı bekledim. 4 cümlelik iddianamenin hazırlanması 64 gün sürdü. Bu belirsiz bekleyiş psikolojik olarak yeterince yorucuyken, bir de tahliye edilip tekrar tutuklandım. 57. günde bir cuma günü apar topar SEGBİS’e götürüldüm. Tutukluluk incelemelerinde olduğu gibi yine avukatlarım çağrılmamıştı. Beni tutuklayan hâkim tekrar karşımdaydı. İtiraz sonucu iki suçlamadan da tahliye olduğumu söyledi. Es verdi. Kısa bir sessizlikten sonra yeni bir suçlamadan tutuklama istemi olduğunu belirtti. Bahsi geçen “Ölü Deniz” gösterisinden, yani aynı gösterinin ilk 5 dakikasında söylediğim bir cümlede, tutuklanmamın 2 ay sonrasında, tam tahliye olduğum anda yeni bir suç tespit edildiği için SEGBİS odasında yaşadığım 30 saniyelik özgürlüğün ardından Daltonlar çetesini övmekten tekrar tutuklandım.
Sonrasında Pazartesi günü diğer 2 suçtan da yeniden tutuklandım. Hücrede kendi kendime MasterChef izlerken, 2 iş günü içinde 3 farklı suçtan tutuklanmış oldum. 61. Asliye Ceza Mahkemesi hiç tahliye vermemiş olsa toplam suç sayım daha az olacaktı gibi hissediyorum. Ve buradayım, üstümde 30 gün önce bütün suçlamalardan tahliye olmuş insan rahatlığı ve tahliye olur olmaz 3 kere tekrar tutuklanmış insan tedirginliği var.
UTANGAÇ BİR DİKTATÖR
Anne ve babamın beni bir camın arkasından haftada yalnızca 1 saat görebilmek için 12 kez Ankara’dan Çorlu’ya gelmelerinin sebebi 4 cümleden ilki; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediğim: “utangaç bir diktatörden, kendi kimliği ile barışık bir diktatöre geçişi, bizim başımıza gelenleri düşünmezsek, bir insan için olumlu bir ilerleme.” Ve BAM! 22 gün güneş yok Deniz’e.
Buradaki “utangaç bir diktatör” tanımlaması cumhurbaşkanına hakaret sayılmış olup “terapiye gidiyor kesin, en son güldüğü video mezarlıkta” ifadeleri de rencide edici bulunmuştur. ‘‘Diktatör’’ ifadesi bir hakaret değil, siyasi bir nitelemedir. Başka bir sanatsal üretimde otokrat denebilir, bir komedyen gösterisinde demokrat diyebilir, benden daha çok güldürebilir. Yazılan metnin ve sanatçının üslubuna göre seçilen kelimeler değişebilir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda AKP Genel Başkanı’dır. 25 yıldır iktidarda olan partinin ve Türkiye’nin en yetkili yöneticisi olarak bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hiciv sanatına/mizahi eleştiriye açık olmalıdır. Gösteride geçen “diktatör” benzetmesi otoriter eğilim gösteren bütün yöneticilere, dünyanın her yerinde sıklıkla yapılan bir benzetmedir.
“Mezarlıkta gülme” olarak geçen yer, “Sevgili Musa” olarak bilinen, Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce bir muhabirle konuşurken mezarlıklara yaptıkları çalışmaları övdüğü videoya atıftır. Cumhurbaşkanının içten kahkaha attığı nadir görüntülerden olduğu için sosyal medyada da sıkça paylaşılır ve gönderme yapılır. Bu nedenle gösterideki anlatım da rencide edici bir ifadeden ziyade basit bir mizahi tespittir.
Terapi ise herkesin gitmesi ve yararlanması gereken, hayatın doğal parçası olan bir psikolojik destek hizmetidir. Terapiye yıllardır giden ve imkânı olan herkese öneren biri olarak psikolojik bir rahatsızlık imasında bulunmadım; psikoloji mezunu olarak terapiye gitme eylemini negatif anlamda kullanmam söz konusu olamaz.
İddianamede toplumsal değerlerden ve onların korunması gerektiğinden söz ediliyor. Mizah da, hiciv de bu coğrafyanın yüz yıllara yayılmış birer değeridir. “Nasreddin Hoca’nın torunlarıyız” cümlesi sık sık sarf edilmesine rağmen mevzu duymak istemediğimiz bir konu olduğunda engelleniyor ya da cezalandırılması gereken bir eğlence muamelesi görüyor. Hâlbuki bir şakadan rahatsız olursanız, verebileceğiniz cezalar bellidir ve gayet yeterlidir. Bir komedyeni sevmiyorsanız gülmezsiniz, gösterilerini seyircisiz bırakırsınız, şakalarını/metnini aynı sertlikte eleştirirsiniz. Ancak sahneye çıkan kişiye verilecek cezalar içinde sansürün, yasağın ve tutuklamanın yeri olmamalıdır. Bu sansür ve yasak algısı, tutuklanma korkusu sanatçılar ve ürettikleri için olduğu kadar, tüm vatandaşlar için de endişe vericidir. Siyasetçiler her kamu figürü gibi bu eleştirilere göğüs germek zorundadır.
O ZAMANIN MİZAHI ve BUGÜN
Soruşturma Savcısı iddianamenin ilk sayfası boyunca Anayasa’nın ifade özgürlüğünü koruyan maddelerinden ve Türk Ceza Kanunu’nun hakaret suçunun sınırlarını çizen maddesinden geniş alıntılar yapmış. Bir komedyenin stand-up gösterisinde “diktatör” demesi iddianamedeki alıntılara göre de herhangi bir suç unsuru barındırmıyor. Benim gibi hukukçu olmayan birinin bunu anlaması için, bu bilgilere ihtiyacı yok aslında. Çünkü politik mizah ve hiciv ile ilk kez karşılaşmayan herkes bilir ki bu şakadaki eleştiri dozu çok hafif ve yumuşaktır. Ben çocukken televizyonda Levent Kırca izleyerek, mizah dergileri okuyarak büyüdüm. Ferhan Şensoy’un oyunlarını izledim; arşivlerden Gırgır ciltlerine, Devekuşu Kabare’nin oyunlarına baktım. Beni o ustalar izleseler “Bir komedyene göre fazla yumuşak dillisin” diyip beni korkak bulabilirlerdi. Ama onların döneminde bu eleştiriler toplum ve yöneticiler tarafından normal karşılanır, eserleri eleştiri alsa da yargının konusu olmazdı. Hâlbuki o yıllardaki söz konusu yasalar bugünle aynı. Ancak o zaman olsa yumuşak bulunacak politik mizah, bugün komedyeni hücrede hapis yatırıyor. Yasalar değişmedi, değişen ne? Yöneticiler.
Nasreddin Hoca’dan Cumhuriyet dönemine kadar onlarca hicivcinin eserleri ve efsaneleri hâlâ hatırlanmakta; eleştirdikleri yöneticilerin isimleri dahi, bu eleştirel eserler sayesinde anımsanmaktadır. Bana Türkçeyi ve mizahı sevdiren Ferhan Şensoy başta olmak üzere, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin; mizah dergileri Markopaşa, Diyojen, Akbaba, Gırgır, Leman, Penguen, Uykusuz, çoğu siyasetçiden daha kalıcı olarak bu toplumun hafızasında ve kültüründe yer edinmiştir. Ferhan Şensoy’un eleştirdiği ve onu sansürlemeye çalışan isimler çoktan unutulmuşken, en genç kuşaklardan bile Ferhan Şensoy’un oyunlarını ezbere bilenler var.
Hicvi, politik mizahı, bu toplumsal değeri ve sahnede ve hayatta tek başına olan komedyenleri; şakalarından rahatsız olan güç sahiplerine, öfkeli kalabalıklara karşı yargının koruması; yüzyıllardır bu toprakların değeri olan bu eleştirel kültürün özgürce icra edilebileceği bir ortamın yaratılması gerekiyor.
Eğer politik mizah bugünün Türkiye’sinde doğrudan yasak değilse, bu şakada bir suç unsuru yoktur. Çünkü 25 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisinin başkanı olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın isminin geçmediği politik mizah gösterisinin bir samimiyeti de, gerçeklikle bir bağı da yoktur. Pertev Naili Boratav’ın derlemesinden bildiğimiz gibi otoriteden lafını sakınmayan Nasreddin Hoca bugün stand-up yapsa gösterinin yarısı gösterinin yarısı Recep Tayyip Erdoğan hakkında olurdu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bahsettiğim ters kelepçe uygulamasından, yurt dışına göçen gençlerden, göçme hayali kuran memurlardan, sanatçıların otosansüründen, ekonomik koşullara; Türkiye’de eleştirilebilecek ve hakkında şaka yapılabilecek her konunun birinci derece sorumlusudur, muhatabıdır veya çözmekle yükümlüdür. Doğal olarak da hepimizden daha çok bu sorumluluğunun farkında olarak, hakkında yapılan eleştiri ve şakalara olgunlukla yaklaşmalıdır.
Buna rağmen Türkiye ve gündeme dair onlarca farklı konu ve kişiden bahsettiğim bu 90 dakikalık stand-up gösterisinde hepi topu 5 dakika kendisi hakkındadır, bu 5 dakikanın da bir cümlesi iddianameye konu olmuştur.
“Diktatör olsam diktatör diyemezdiniz” şeklinde birçok demeci olmasına rağmen kendisine bir şakasında “utangaç bir diktatör” dedi diye komedyeninden şikâyetçi olan ve onu cümle başına 22 günlüğüne özgürlüğünden mahrum eden bir yönetici olması da eleştirilecektir. Herhangi bir hakaret kastım yoktur, beraatimi talep ederim.
CİMER VE DİĞER 3 CÜMLE
Geri kalan 3 cümle "dini değerleri aşağılama" kapsamında ele alındı, daha sonra "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla tutuklanma sebebim olarak gösterildi. 66 günümü hücrede geçirmeme gerekçe gösterilen bu 3 cümlenin halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinin kanıtı olarak 185 CİMER şikâyeti gösterildi savcılık tarafından. Tutuklandığım 3 Temmuz günü, "Ölü Deniz" gösterisini 100 binden fazla seyirci canlı izlemişti; YouTube'da ise 6 milyon izlenme, 100 bin beğenme, 20 binden fazla olumlu yorum vardı. Bir yanda bunlar, öte yanda 185 CİMER şikâyeti.
Bu işleme koyulan 185 CİMER şikâyeti dava dosyasında mevcut. Hücrede vaktim bol olduğu için hepsine göz attım. Gösteri 24 Haziran'da paylaşılıyor, 3 gün boyunca internette ve medyada gündem oluyor, 3 günde yaklaşık 4 milyon izleniyor. Tahmin edin bu 3 günde gelen CİMER şikâyet sayısı kaç? Yalnızca 1. O da dini konular değil, cumhurbaşkanı hakkında. En başta anlattığım gibi 3 gün boyunca saldırıları tutmayan trollerin "Dini konulardan gidelim" demesiyle başlayan yapay bir rahatsızlık. Halkın bir şikâyeti yok. Bunu hem şikâyetlerdeki tarihlerden hem de eklenen görsellerden anlıyoruz. Şikâyet edenlerin ezici çoğunluğu gösterimi izlememiş, sosyal medyadaki operasyonel hesapların "İğrenç komedyen dinimize hakaret ediyor" başlıklı, başı sonu kesilmiş, manipülatif video kesitlerinden gelmişler. Bunu gösteren CİMER şikâyetlerindeki ekran görüntülerini mahkemeye sunduk. Ama video ile de yetinmiyorlar, bakın mesela "okadirmisiroglubey" sayfasından gören birçok CİMER şikâyeti var. Ekran görüntüsünde sayfanın "CİMER'e bildirin, etiket yapıp geçmeyin, kolaya kaçmayın" yazdığını görüyoruz.
Bu şikâyetler organik değil. Sanatla ve mizahla tek ilişkisi şikâyet yazmak olan sayfaların, videoları kırpıp biçerek takipçilerini yönlendirdikleri yapay bir kampanya. Şimdi bir sahne düşünelim: Konuşmalarını ve fikirlerini sevdiğiniz bir din adamı var. O din adamını seven bir grup, hocalarının konuşmalarını derleyip paylaştıkları bir Instagram sayfası kurmuşlar. Siz de o dini konuşmalar için 100 bin insanla beraber sayfayı takip ediyorsunuz. Sonra bir akşam normal yayın tarzı dışında bir paylaşım yapılıyor: "Bu şerefsizi şikâyet edin" başlıklı bir video, altında "CİMER'e şikâyet edin" yazıyor. Videoyu izliyorsunuz, bıyıklı bir çocuk alışık olmadığınız üslupta bir şeyler diyor, binlerce kişi kahkaha atıyor. Hakaret görmediniz diyelim ama kulağınızı tırmaladı. Sevdiğiniz sayfayı dinleyip CİMER'e mi gidersiniz, yoksa işin aslını merak edip YouTube'a mı giderdiniz? İşte bütün bu çabaya ve manipülasyona rağmen sadece 185 şikâyet! Çünkü bu cümlelerde aşağılama ve saygısızlık namına hiçbir şey yok. Onlarca yüksek takipçili hesap hedef göstermesine rağmen sadece 185 kişiyi ikna edebilmiş. Öte yandan 15 milyon izlenmiş, üzerine yazılar yazılmış, gündemi meşgul etmiş bir politik mizah gösterisinden bahsediyoruz. Dünyanın en huzurlu çizgi filmi bile Türkiye'de bu kadar gündem olsa 185 şikâyet gelirdi.
Dava dosyasındaki CİMER şikâyetlerini mutlaka incelemişsinizdir. Bu kampanyayı yapanlar sanatla ilgilenen, stand-up takip eden hesaplar değiller. Herhangi bir sanat eserini övmüşlükleri ya da olumsuz olsa bile bir eleştiri yapmışlıkları yoktur. Hepimiz bu hesapları tanıyoruz; sanatla ve mizahla tek etkileşimleri kadın sanatçıların kıyafetleri ve yasak çağrılarıdır. Yarın konserler yasaklansın, sonraki gün stand-up yasaklansın çağrısı yapabilirler. Halkı temsil etmiyorlar.
Keza ben içerideyken TV'de gördüm, beni hedef gösteren gazetelerden en ünlüsü "Karma Eğitim Kaldırılsın" kampanyası başlattı. Eminim 500 CİMER'i geçmiştir. Umarım onların lafıyla "halk böyle istiyor" denip kaldırılmaz.
Şikâyet eden insanların incindikleri ifadeyi anlamak için şikâyetlere tek tek baktım. 185 şikâyetten birisi "Selçuklu devletini salataya benzetiyor." Böyle bir suçlama yok iddianamede, savcılık neden dahil etmiş anlamadım. Bir diğeri "Şahsın Instagram takipçi sayısı 100 bin azalıp 200 bin artıyor. Bunları yapan bir dış lobi olabilir ancak" diye şikâyet etmiş, savcılık 185 şikâyetten biri olarak almış. Bunlar araya kaynamıştır, olabilir. İddianameyi geçtim, böyle bir suç yok.
Ama gerçekten beni üzen ve hiç abartmadan alıntılayacağım iki şikâyet var. Kin ve düşmanlığa tahrik ettiğim halkın bir kesiminden iki kişi idam edilmemi istemiş. Dava dosyasında mevcut. "Ben sınır dışı edilmesini ya da bu konuyla ilgilenirseniz idam edilmesini en kısa zamanda istiyorum." Bir başkası "İdam olan bir ülkede infaz edilsin, teşekkür ederim" demiş.
Öncelikle bu vatandaşı, beni geçtim, hiç kimse kin ve düşmanlığa tahrik edemez. Ondaki kin tüm Orta Doğu'ya yeter. Nefret inovasyonu yapmış: İdam cezası olmayan bir ülkesiniz ama elinizde idamlık komedyen var; diğer ülkede de idam cezası var ama kriminal komedyen yok. İdamlık komedyen ihracatı talep ediyor. Ve bu şikâyetin altında "Şikâyetiniz işleme alınmıştır" yazıyor. Savcılık "Halk Deniz'den rahatsız oldu" diye bu CİMER şikâyetini referans gösteriyor. Hukuki olarak vahim değil mi? Konu benim diye mi öyle geliyor yoksa?
CANLI BOMBA ŞAKASI
Halkı herhangi bir şekilde suçlamadaki gibi kin ve nefrete teşvik ettiğimi düşünmüyorum. Benim alenen dini değerleri aşağılayarak şehir şehir dev salonlara çıkmam hayatın olağan akışına uygun değildir, inandırıcı da değildir. CİMER’deki 185 kişi halk da, gösterimi izlemek için salonları dolduran 100 bin kişi, olumlu yorum yapan 20 bin kişi, videoyu izleyen 15 milyon kişi halk değil mi? Ancak tabii ki yanlış anlaşılmasın; hiç kimse bu iki cümleden rahatsız olmamalı gibi kesinlikle bir iddiam yok. Tam tersine anlıyorum. Dini inanç insanların kırmızı çizgisi, bir insan bir komedi gösterisinde bu konulara girilmemesini isteyebilir, tabii ki kendi tercihidir. Gösteride kullanılan olumsuz, aşağılayıcı bir kelime olmasa da alışılagelmedik cümleler olabilir. O zaman da izlememek, eleştiri yapmak en doğal haklarıdır. Ama herhangi bir aşağılama veya saygısızlık olduğu iddialarını reddediyorum. Kimse de gösteremez, hepsi abartılı ve zorlama yorumlardır.
MasterChef’te Armağan, Eyyüp Can’la tartıştığında ‘‘Ben kendi dediklerimden sorumluyum Eyyüp Can, senin ne anladığından değil,’’ demişti. Ben de bu niyetle sorumlu olduğum cümleleri açıklayacağım.
Öncelikle iddianamedeki alıntılar çok eksik ve yönlendiricidir. Bir insanı yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakacak bir suçlamada cümlelerin yarısından başlaması üzücü. Şakada sokağa çıkarken korktuklarımı sayıyorum. Çevik kuvvet, oruç tutan otobüs şoförleri (bunun iddianamede olmaması büyük bir yanılgıya sebep olabilir) ve canlı bombalar ama en çok da oruç tutan canlı bombalar. Burada basit bir dil oyunu var. Gerçekten bu üç şeyden korkuyorum. Oruç tutan insanların sinirli hali malum. Nasıl, oruç tutan otobüs şoförleri dediğimde, oruç tutan kişilerin otobüs şoförü olmaya daha müsait ve uygun olduklarını iddia etmiyorsam; oruç tutan canlı bombalar dediğimde de böyle bir ima ve ilişkilendirme yoktur. Yalnızca sinir krizi ile patlamayı birleştirdiğim basit bir şakadır. Dini değerleri aşağılama niyeti veya iması mevcut değildir.
4 KİTAP
İddianameye konu olan diğer bir cümlemle devam edeceğim ama şunu belirtmek isterim ki; bu 3 yıl boyunca “Ölü Deniz” gösterimi şehir şehir gezdirip, 100 binlerce biletli seyirciye oynarken, bir seyircim sahneye koyduğum anlatımdan incindiğini söylese elbette üzülürdüm.
İddianamede geçen bir diğer ilgili şakamın içinde “Dördüncü kitap favorim” ve “Dört kitap arasında açık ara en iyisi” diyorum. Burada kutsal kitabı veya ona inanan insanları küçümsemeyi asla amaçlamıyorum. Böyle bir küçümseme belirtisi ile biraz önce dediğim gibi; şehir şehir gezip sahne alırken insanların inanç değerlerini aşağılamak ve sonraki her gösterime tekrar tekrar bilet satıp doldurmam hayatın olağan akışına da bir o kadar zıttır diye düşünüyorum. İnançlı bir insanın değerlerini aşağılamak gibi bir amacım kesinlikle yoktur. Sözlerimin ne anlama geldiğinin, şakanın bütünü ve sahnedeki anlatımla birlikte değerlendirilmesini istiyorum.
Cezaevinde manevi rehberlik servisi var. Oradaki din görevlisi beni tanıyormuş, "Çok iyi bir komedyensin ama o şakayı niye yaptın?" diye sordu. Ben de "Hocam, saygısızlık nerede var?" dedim. "Yazar" diyerek Tanrı'ya insani bir özellik atfettiğimi söyledi. "Yazar" kullanımı dini terminoloji açısından yanlış bir kullanım olabilir ama hiçbir şekilde olumsuz, alaycı veya aşağılayıcı bir anlam içermez. Böyle bir kastım yoktur, bu şekilde anlaşılmasını da garipsedim. “Ölü Deniz” gösterisi, bu savunmada da sık sık tekrar ettiğim gibi, bir stand-up gösterisidir, sanatsal bir üretimdir. Herhangi bir dini eğitim gayesi taşımamaktadır. Kelime seçimi hatalı ya da alışılmadık bulunabilir, ancak bu saygısızlık ya da aşağılama olduğu anlamına gelmez. Bütün bu şakada olumsuz tek bir ifade vardır: "İlk üç kitap iyiydi, 4.'nün çevirisi zayıf" ifadesi. Burada da kutsal kitabın kendisine değil, yıllardır duyduğum meal ve çeviri tartışmalarına atıf vardır.
DALGIÇ AÇILIŞ
Şu ana kadar savunmamı verdiğim 3 cümle ifade özgürlüğü açısından vahim olsa da bi nebze tanıdık ve beklediğim tartışmalardır. Cumhurbaşkanı eleştirilebilir mi? Ne hakarettir? Dini konularda mizah yapılabilir mi? Saygısızlık mı? İfade özgürlüğünün sınırı nedir? vs. Fakat şimdi sözünü edeceğim ‘‘Dalgıçlar’’ hakkındaki üçüncü cümle benim için de, Türkçe bilen herkes için de şoke edicidir. Çünkü burada açıkça söylediğim, hatta altını kalın bir şekilde çizdiğim anlamın, eleştirinin tam zıttıyla yargılanıyorum. Diğer üç cümleye dair tepkileri gözaltına alınmadan önce sosyal medyada görmüştüm.
Dalgıçlarla ilgili cümlenin böyle 180 derece zıt, tamamen yanlış yorumlandığına savcılık sorgusundan önce bir kere daha denk geldim. Nagehan Alçı’nın yorumunda. Kendisi mental retardasyon mağduru olduğu için üzerinde durmamıştım. Ancak ilgili cümleyi suçlama olarak gözaltına alındığım gün savcı sorgusunda duyunca şaşırıp ‘‘Suçlama ne?’’ diye sordum. Haşemalılara dair ayrımcılık olduğunu söyledi. Sonrasında gösteriyi izlemediğini, metinden okuduğunu söyledi. O zamandan iddianame hazırlanana kadar ‘‘Herhalde aceleyle karışıklık oldu o gün, iddianameye girmez,’’ diye düşündüm. Buraya kadar bu trajikomik ve zorlama suçlamanın gelmesini hiç beklemezdim. Türkçe için kara gün.
LENNY BRUCE VE DALGIÇ KAPANIŞ
Dediğim gibi her ne kadar iddianamedeki alıntıda bile suçlamanın zıttı bir anlam çıksa da yine de sahnedeki şekliyle açıklayarak şakayı tekrar etmek istiyorum.
Şakaları sebebiyle yargılanan Amerikalı komedyen Lenny Bruce da benzer bir problem yaşamış; mahkemede metinler üzerinden şakalarının değerlendirilmesiyle ilgili: “Bir stand up gösterisi metinden okumak, bir sinema filminin ses kaydını dinlemek ve gibidir” demiş. Çünkü komedyenin gösterisindeki tavrı, esleri, seyircisinden gelen tepkisi, öncesinde ve sonrasında anlattıkları, performanstaki bütün bağlamı ve anlamı yaratır. Nasıl bir filmde replikler, kelimeler onu icra eden oyuncunun performansı ile vücut buluyorsa aynı şekilde komedide sahnede var olan komedyen için performans ve oyunculuk o kadar elzemdir. Komedi biraz da yanlış konuşmak ya da yanlış konuşuyormuş gibi yapmaktır. Bazen sonunu kesip sadece ortasına bakarak yanlışı bulabilirsiniz.
“Türkiye’de komedyen söyledikleri yüzünden yargılanıyor, halimize bak. İfade özgürlüğü nerde” diyor insanlar benim davam hakkında. Ama bu verdiğim örnekte de görüldüğü gibi Türkiye’ye özgü değil komedyen yargılaması. Bahsettiğim Amerikalı komedyen Lenny Bruce da şakalarından dolayı yargılanıyor, 1965’te! Onu yargılayan New York Mahkemesi’nin bağlı olduğu New York Valisi 40 yıl sonra bu yargılama sebebi ile komedyenden özür diliyor.
Neyse, şaka şöyle: Seçim 2023 yenilgisinden sonra bunalımdan çıkmak için gittiğim tatili anlatıyorum. “Şezlonga uzandım. Tamam dedim Deniz, hayat bu, her şey geride kaldı, Türkiye, seçim, siyaset… Bütün yılın stresini denize akıtacağım.” Seçim yenilgisi yaşayan muhalif seküler bir karakter var. Tatilde huzur bulmak üzereyken bir şey yaşanıyor. “Tam böyle düşünürken denizin içinden birkaç insan çıktı. Saçları görünmüyor. Bütün vücutlarını kaplayan siyah bir kıyafet.”
Seçim ve siyasetten biraz kaçtığım için seyircide büyük bir gerginlik yaşanıyor, tarif ettiğim profilin haşemalı kadınlar olduğunu düşünüyor %90’ı. Çünkü bu karikatür ve ezber bir kültürel tartışma yıllara damgasını vurmuş. Ve toplum çok yüksek bir tartışma. Seyircilerin muhafazakâr, özgürlükçü ya da feminist olanları… “Ama böyle biriysen Deniz büyük bir hayal kırıklığısın” diye nefesini tutuyor, geri kalanı da “salaksın mevzu bu mu?” diye düşünüyor, belki binde biri de “hah haşemalılar hakkında benim gibi düşünen biri sonunda” diyor. Es veriyorum. Herkes sessizliği hissediyor. Daha da geriliyor, sonra “siktiğimin dalgıçları” diyorum ve gösterinin en çok gülen ve alkışlanan yeri oluyor. Çünkü herkesi ters köşede bırakıyorum. Saçları görünmeyen, bütün vücudu kaplayan siyah bir kıyafet... Gerçekten dalgıç tarifine de uyuyor. Hatta haşemaların çoğunluğu siyah değil. O açıdan dalgıçlara daha uygun bir tarif. Seyirci hem ters köşeyi alkışlıyor hem de dalgıç yerine haşema olasılığından emin olmasına şaşırıyor. Bir yandan da hayal kırıklığı yaşatıp ayrımcı bir cümle sarf etmediğim için büyük bir psikolojik rahatlama yaşıyor. 5 bin tane birbirinden farklı insan ilk kez duyduğu bu cümleleri saniyeler içinde anlayıp reaksiyon gösteriyor ama nedense iddianameyi hazırlayanlar çok kez dinleyip okumalarına ve benim savunmalar-tutukluluk incelemelerindeki açıklamalarıma rağmen anlamamakta ısrar ediyor.
Hadi buraya kadar cümleler açık ama niyetim konusunda şüphelisiniz, bende ve 5 bin seyircide sinsi bir ima seziyorsunuz, şakanın devamı bir komedi gösterisi için fazlasıyla altı çizili ve net! Sağ olsun savcı suçlamayı boşa düşürmesine rağmen iddianameye bu kısmı koymuş: “Boşa alkışlamayın testi geçemediniz.” Bunun bir test olduğunu ve seyircinin testte yanlış tarafında kaldığını söylüyorum. “Siz de tanımış olduk” + ‘‘Harbiye ismini hakkını verdi” Eski ordu - başörtüsü gündemine göndermeyken “Deniz Baykal ölmedi, bilinçaltınızda yaşıyor.” derken de başörtü yasağı tartışmalarının sembol isimlerinden Deniz Baykal’ı, önyargıların bilinçaltındaki sebebi, kalmış etkisi olarak anıyorum. Her şey ve benim konumum gayet net. Ama devam ediyorum, bu şakayı anlatmayı neden sevdiğimi analiz ederek: “Seyircinin çoğunluğu tatlı insanlar, aşırı geriliyorlar” ? Dalgıç yerine haşemalı deme ihtimalinden çekinen insanlardan, ayrımcı bir söylemde bulunmamdan korkan insanlardan “tatlı” diye bahsederek tartışmadaki konumumu da net bir şekilde belirtiyorum. Devamında da dalgıçlardan gerçekten nefret ettiğim sebebiyle açıklıyorum. Nefret tabii ki komik olsun diye abartılmış bir şey, ama dalgıçlar derken dalgıçları kastettiğimin başka bir kanıtı.
STAND-UP VE TOPLUM
Neden böyle bir konuda şaka yapıyorum? Komedi ve stand-up, bazı insanların gözünde sabun köpüğü konular hakkında alaycı ve gerçeklerden kaçıp eğlence sağlayan bir alandır. Hâlbuki onlarca yıldır diğer sahne sanatları gibi, sinema, roman gibi, stand-up da kişisel ve toplumsal konulara dair çok etkili sanat ürünleri çıkarmıştır. Ben kişisel olarak stand-up’ı özellikle tabu sayılan, çatışmalı, üzücü, gergin konularda diğer anlatılardan ve onların eserlerinden daha güçlü buluyorum. Neden derseniz; gülmek bir refleks olduğu için kontrollü bir tepki mümkün olmuyor. Bu da bazı filtrelerden kurtulmayı mümkün kılıyor. 90 dakikalık gösterimde kişisel utançlarım, çelişkilerim, tabularım, korkularım ve çatışmalarım ile toplumsal çatışmalar, gerginlikler, tabular ve çelişkiler beraber yer alıyor. Canlı bombaların ya da sokak çetelerinin günlük hayatta bizde yarattığı korku, medya figürleri, politik figürler, psikiyatri hastanesindeki stajım vs. hepsinin gösteri içinde yeri var.
Bu şakada da Türkiye tarihinde nedense çok uzun yıllar yer kaplayan kıyafet konusu üzerinden benzer bir şey yapıyorum. Kadınların kıyafeti, siyasetçi erkeklerin üzerine konuştuğu bir konu oldu yıllarca. Biz de izledik. Özgürlükçü geçinen bazı tanıdıklarımın “haşema” üzerinden söyledikleri hep çelişkili gelirdi çocukken bile. Artık böyle “seküler karikatür” diyebileceğim insanlarla karşılaşmasam da, seyirciler arasında da olduğunu düşünmüyorum, hepimizin bilinçaltında o tansiyon ve tartışmalardan bir tortu kaldı. Bu da kendi başına komik bir durum. Bunu böyle bir şakayla ortaya çıkardığım için mutluyum. Gösterideki favori yerlerimden.
İşin garibi, kendini dindar/muhafazakâr olarak tanımlayan seyircilerimin de favori kısmı bu. Görüldüklerini hissediyorlar. “Haşema demeyeceğini biliyordum, yanımdakine de söyledim” demişti birisi mesela. Yani muhafazakârların en sevdiği şakadan dolayı, dindar kesimi aşağılamaktan yargılanıyorum. Eğer bu cümlelerden dinî değerleri aşağılama suçlamasıyla yargılanıyorsam, şu an Türkiye’de herkes, herkes derken gerçekten 86 milyon insan, her cümlesiyle dinî değerleri aşağılama ile yargılanabilir. Bu anlamı çıkarmak, bu kadar zoraki ve utanç vericidir.
En uzun vakti bu şakaya ayırdım çünkü benim için en hassas konu bu. Diğer suçlamalar ifade özgürlüğünün sınırlarıyla ilgiliyken, burada hayat görüşümle ve gösterimle uyuşmayan bir şeyle itham ediliyorum. Bir yandan da iddianameye bu cümlenin eklenmiş olması benim için bir şanstır. Suçlama halkın dindar kesimine karşı ayrımcılık iken, burada seküler kesime dair bir eleştiri olduğu görülüyor. Suçlama kendi içinde eriyor; herhangi bir kesime dair bir düşmanlığım yok.
Yöneticilere eleştirim var, Türkiye’ye dair her konuya dair de şakalarım var. Sıradan insan hedefim değildir ve doğal olarak seyircimdir. İddianamede dalgıç derken haşemalı dediğimi savcılık sorgusunda kabul ettiğim yazıyor. Bu ya büyük bir hata ya da art niyetli bir yorumdur. Sorguyu hatırlıyorum, böyle bir şey demedim. Kayıtlara geçen ifademe göre de dedim ki; “Burada ben haşema ile denize giren insanlara karşı gösterilen ön yargıya yönelik eleştiride bulunuyorum. Hatta söylemin tamamını incelerseniz, haşema ile denize giren insanlara karşı önyargılı insanları eleştiriyorum. Söylemde “siktiğimin dalgıçları” diyerek ters köşeye düşürüyorum. Söylemin başında seyirci benim haşema giyerek denize giren insanlar ile ilgili konuşacağımı sanıyor ancak ben konuyu dalgıçlara getirerek seyirciyi kendi önyargısı ile yüzleştirerek eleştirel bir gösteri sergiliyorum. Zaten söylemin devamında da “Harbiye testi geçemediniz” diyerek kastımın seyircinin önyargısını sergilemek olduğunu belli ettiğimi düşünüyorum.”
Dediğim gibi tüm Türkiye’yi dolaşıp haşemalılara hakaret edip alkışlanmam hayatın olağan akışına uygun değildir. Paranoyak ve arkaik bir fantezidir; siktiğimin dalgıçları derken haşemalı insanları kastettim ve 0 şikayet.
Halkı kin ve nefrete teşvik suçlamasına dâhil 3 cümle, beni siyasi sebeplerle sevmeyen ve itibarsızlaştırıp ceza almamı isteyen sosyal medya trollerinin yapay bir şekilde hedef göstermesinden ibarettir. Oruç tutmada açlık sinirine atıf vardır, 4. kitapta saygısızlık yoktur ve dalgıç şakası bu düşmanca yaklaşan hesapların aceleyle yaptıkları bir hatadır. Halk, 500 CİMER şikâyetinden ibaret değildir. Bir kampanya ile hedef gösterilmemin önünün açılmaması gerektiğini düşünüyorum. Cümlelerimin arkasındayım, beraatimi talep ediyorum.
DALTONLAR
Şu ana kadar kendimi savunduğum 4 cümle, hem tutuklanmama sebep olan hem de 61. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 30 gün önce hakkımda tahliye kararı verilen suçlamalardır. Tutuklanmamdan 57 gün sonra, tam tahliye edildiğim gün, aynı gösteriden 3. suçlama olarak Daltonlar çetesini övdüğüm gerekçesiyle tutuklandım.
İçinde bulunduğum toplumun önemli ve güncel bir problemini mesleğim çeDENİZ GÖKTAŞ'IN SAVUNMASININ TAMAMI
88 GÜN
Buraya Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan getirildim. Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi, kamuoyunda “kuyu tipi” olarak bilinen bir cezaevi. 3 Temmuz’dan, bu duruşma gününe kadar günlerim güneş almayan, hiçbir tutuklu/hükümlü ile iletişim kuramadığım bir hücrede geçti. Ailemle de bu süreçte, yüksek güvenlik gerekçesiyle, diğer cezaevlerinden farklı olarak, haftada yalnızca 10 dakika telefonda konuşabiliyorum.
Bugün 28 Eylül, 3 Temmuz’dan bugüne 88 gün geçti. Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’ndaki stand-up gösterimde bir komedyen olarak, komedyen kimliğimle söylediğim 4 cümle sebebiyle 88 gündür tutukluyum. Cümle başına 22 gündür yüksek güvenlikli bu hücrede tutuldum. Ki bunlar minimum rakamlar, şimdilik cümle başına 22 gün diyelim.
Tabii ki bir komedyen olarak cümlelerin etki gücünün bu kadar yüksek olduğunu görmek gururlandırıyor ama bir vatandaş olarak ülkemin ifade özgürlüğü sicili adına üzülüyorum.
Başıma gelenler işime olan inancımı arttırdı. Özgürlüğüme kavuştuktan sonra daha büyük bir heves ve özgüvenle yapmaya devam edeceğim. Tek kaygım, bu dava yüzünden sahneye çıkan insanların cesaretinin kırılması, daha fazla otosansüre yönelmeleridir. Umarım yazan, çizen, üreten herkes bardağın dolu tarafına odaklanır; her cümlemiz sandığımızdan daha büyük bir potansiyel taşıyor.
4 CÜMLE
Bu davayı bilmeyen birine 2026 yılında 88 gün hücre hapsi gerektiren 4 cümle hakkında tahminlerini sorsak, muhtemelen cinnet geçiren birinin katliam çağrısı, nefret suçu, taciz gibi cevaplar alırız. Hâlbuki bu davaya konu olan cümleler, bir stand-up gösterisinde sarf edilmiş, seyircilerden alkış ve kahkaha almış, kabalık bile içermeyen şakalardan ibarettir. Tutuklanmamın gerekçesi olarak gösterilen bu dört cümleyi, “Ölü Deniz” adlı gösterimin videosundan önce, 197 kez sahnelerde söyledim, hâlâ arkasındayım şakalarımın, çünkü en küçük bir suç unsuru içermemekte sözlerim.
BİZ KOMEDYENLER
Komedyenlik ve stand-up gösteri videolarıyla ilgili şunu belirtmek isterim: Müzikteki albüm yayınlama ve konser düzeninin tersi bir çalışma şekline sahibiz. Müzisyenler önce albümü kaydedip sonra yayınlarlar, ardından o şarkıları seyircilerle birlikte söylerler. Çünkü konsere gittiğimizde bildiğimiz şarkıları duymak, müzisyene eşlik etmek isteriz. Müzikte aşinalık ve şarkı bilmek avantajken, komedide sürpriz ve ters köşe elzemdir. Komedyenler önce seyirci karşısında canlı olarak gösteriyi yıllarca yapar ve sonra turnelerinin sonunda da videoya kaydederler. Yani bu davaya konu olan 90 dakikalık gösteri videom, 3 yıl boyunca 100 binden fazla seyircinin canlı süzgecinden geçen metnin son temsilidir.
Yayınlanan ismi ile “Ölü Deniz” gösterisini birebir aynı şekilde, aynı cümleler ile ilk kez Ekim 2023’te Harbiye’de sahneye koydum. Son kez de Haziran 2026’da yine Harbiye’de sahneledim. Yani ilk gösteriden son gösteriye kadar davaya konu olan bu 4 cümleyi 198 kez, Türkiye’nin dört bir yanında 100 binden fazla biletli seyirci karşısında söyledim. Her seferinde kahkaha ve alkışla karşılandı.
Bu 3 yıl boyunca tanesi 22 gün hücre hapsi eden bu cümleler hakkında gelen şikâyet sayısı: 0. Samsun’da, Edirne’de, Mersin’de, Muğla’da, Çanakkale’de, Diyarbakır’da, Hatay’da, Trabzon’da, Adana’da, Çorlu’da, Artvin’de binlerce insan, hapse girmemi gerektiren bir cümle görmediler.Bu gösteriler her şehrin en büyük, en bilinen salonlarında gerçekleşti. Gösterilerimin hepsi afişle, reklamla duyuruldu. Toplumun her kesiminden gösteriye gelen seyirciler şikâyet etmek bir yana, sağ olsunlar arkadaşlarına, sevdiklerine tavsiye ettiler. Anne-babalarıyla, çocuklarıyla, sevgilileriyle tekrar tekrar aynı gösteriye geldiler. Onlar sayesindedir ki; “Ölü Deniz” gösterim 5 bin kişilik 2 Harbiye gösterisi dâhil olmak üzere, 3 yıl boyunca kapalı gişe oynadı. Bu 3 yıl boyunca duyduğum tek şikayet de; insanların bilet bulmakta zorlanmasına dairdi. O da biletlerin hızlı tükenmesi sebeplidir. Ve biraz önce anlattığım üzere; 3 yılın sonunda, bu gösteriyi başladığı yerde, Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda, 1 Haziran 2026 akşamında video olarak kaydettim. Çekimi yapılan günden 23 gün sonra, 24 Haziran 2026’da 90 dakika olarak YouTube’da yayınladım ve olaylar gelişti.
TROLLER
İlk gösterim Selam Selam’ı yine YouTube’dan 2023 yılında yayınlamıştım, 6 milyon izlendi. O yüzden bu gösterimin de ilgi göreceğini bekliyordum ama gerçekten de beklentimin çok üstünde bir ilgi gördü. 3 gün içinde milyonlarca kişi izledi, paylaştı; üzerine yayınlar yapıldı, köşe yazıları yazıldı. Ancak hepimizin malumu, sosyal medya gündemini troller belirliyor, kontrolleri dışında ve hoşlarına gitmeyen bir gündem olduğunda ise operasyonel hesaplarını kullanarak saldırmaya başlıyorlar. Bu troll ekibinden ilk gördüğüm paylaşım, Şamil Tayyar kullanıcı adını kullanan yüksek takipçili bir troll hesabının paylaştığı, “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçlamasına konu olan diktatör şakasıydı. Beklenen reaksiyonu alamadılar. İkinci gün de İmamoğlu şakasının bir bölümünü paylaşıp gösteriyi sahiplenen insanları soğutmaya çalıştılar. Ne var ki bu da bekledikleri reaksiyonu almadı. Aynı troll ekibinden olduğu anlaşılan kullanıcılar, ekip arkadaşlarına yalvarıyordu: “Dinle ilgili kısımlardan gidelim!” ve üçüncü gün soruşturmaya konu olan şakamın başını sonunu kesip, cımbızlayıp, bağlamından koparıp “Dinî Değerleri Aşağılayan Komedyen” olarak eş zamanlı yüzlerce hesaptan paylaştılar ve CİMER’e şikâyet kampanyası başlattılar. Bu kesinlikle organik bir tepki değildir. Bunun organik olmadığı da ufak bir paylaşım tarama araştırması ile kanıtlanabilir.
Sonraki gün yaptıkları yalan haberlerle bunu gösterdiler. Önce yurt dışına kaçtığımı yazdı aynı hesaplar, sonra bütün bu gösteri sürecinin iltica planımın parçası olduğunu yazdılar. Hâlbuki gösteriyi 24 Haziran’da yayınladım, 2027’de askere gitmek için bedelli askerlik ücretini, neredeyse yarım milyon TL, 22 Haziran’da yatırdım. Türkiye dışında yaşama planım hiçbir zaman olmadı.
YURT DIŞI VE DÖNÜŞ
Her yıl turnem biter bitmez tatil için yurt dışındaki arkadaşlarımın yanına giderim. Şu an 20–35 yaş arasındaki insanları 3 kategoriye ayırabiliriz. 1: Yurt dışına taşınanlar, 2: Taşınmaya çalışanlar, 3: Türkiye’de yalnız kalmamak için onları vazgeçirmeye çalışanlar. Ben 3. kategorideyim. Bütün yakın arkadaşlarım Türkiye’de bir gelecek görmedikleri için göçtüler. “Yurt dışına kaçtı” haberlerini Türkiye’ye dönmeye ikna etmeye çalıştığım arkadaşlarımla okumak trajikomik oldu. Ben beyin göçünü durdurmaya çalıştıkça Türkiye engel oluyor. Şimdi stand-up gösterisi sebebiyle 3 ay hapse girmiş bir komedyen olarak ikna etmeye çalışacağım. Bütün bu sürece dair yalan haberler ve manipülatif paylaşımları mahkemeye sunduk. Hemen ardından da “Soruşturma” haberi çıktı. Bize resmî bir bilgi ulaşmadan avukatım Metin Bey’i aradım. “Yakalama kararı yok ama dön istersen” dedi. Bu haberin ardından tatilimi yarıda kesip aynı gittiğim gibi; sırt çantamda üç tişörtle ilk uçağa atlayıp Türkiye’ye döndüm.
Uçaktan indikten sonra havaalanı pasaport polisine gidip “Benim hakkımda yakalama kararı olabilir” dedim. Beraber kontrol ettik, bekledik. Bir polis beni almaya geldi, onunla beraber havalimanı karakoluna yürüdük. O sırada havalimanında beni tanıyan insanlarla selamlaştım, iyi yolculuklar diledim. Ne koluma girildi ne de kelepçe takıldı. Karakoldaki memurlar şaşırdı: “Deniz niye döndün, deli misin? Ben olsam hayatta dönmem.” dediler. Güle oynaya komiseri bekledik. Polislerin bile ülkeden gitmek istemesine şaşırmıştım.
Komiser geldi ve söylediği ilk şey “Kelepçe yapın” oldu. “Kendim teslim oldum, kelepçe yapılacak bir durum yok” dedim. Zorunlu prosedürün bu olduğunu söyledi. Ben de “Rızam yok, zorla yapacaksınız o zaman” dedim. Bunun üzerine komiser vazgeçti, beni nezarete aldılar.
Bir süre sonra Vatan Emniyet Güvenlik Şube’den bir komiser geldi, yine “kelepçe” dedi. Aynı şeyleri söyledim. Bu sefer polislere dar gelen parlak yelekler giydirilmişti. Videoyla şov yapılacağını anladım, hem kelepçeye hem de görüntü alınmasına rızam olmadığını söyledim. Zorla yaptılar. Hayatımda ilk kez kelepçe taktırmamaya çalıştığım için 4 saniye kadar karşı koyabildim. Nihayetinde “Ya benim yakalama kararım var galiba” diye girdiğim havalimanından ters kelepçe ve başıma bastırılarak çıktım. Emniyet teşkilatını tebrik ediyorum: 4 cümle cephaneli suç makinesini kıskıvrak yakaladılar.
VATAN EMNİYET VE ADLİYE
Önden, arkadan, yandan ters kelepçeli videolarımı çektiler. Hepsinde başımı kaldırıp kamerayı bulup güldüm. Yayınlayacaklarını biliyordum, istedikleri aşağılama ritüeli görüntüsünü yakalayamadıkları için uzak ve arkadan bir görüntü yayınladılar. Ardından Vatan Emniyet’in klimasız memur odasından, klimalı amir odasına, oradan da uyuşturucu kokulu, ful kapasite, yerin altındaki nezarethaneye indirildim. Abartmıyorum, bütün polis memurları Türkiye’ye neden döndüğümü soruyordu. Bendeki imkânlar onlarda olsa 1 dakika durmazlarmış. Çocukken ebeveynler “Devlet memuru ol, hayatın kurtulur” derdi, şu an onlar bile Türkiye’den gitmenin hayalini kuruyor. Harbiye’de insanları güldürdüm diye niye ömür boyu sürgün yaşayayım, insanların ülkeden bu kadar bıkmış olmasına üzüldüm.
Nezarette bizi korumakla görevli polisin yanımdaki adamı göstererek “Bu psikopat gece uyurken seni öldürse, başımıza iş olursun” demesiyle ülkenin hâlinden kendi hâlime geçtim. Bir süre sonra beni tekrar çıkardılar, adli tıpa götürdüler. Kan, idrar, saç ve tırnak örneği alındı. İddianame ve soruşturmada uyuşturucunun u’su geçmezken 0 delil, 0 suçlama, 0 somut sebeple uyuşturucu testine sokuldum. 88 gün geçti, hâlâ sonucunu bilmiyoruz.
O gece Vatan’da öldürülmeden sabah Çağlayan Adliyesi’ne getirildim. Sorguya konu olan gösterimi hatta o cümleleri bile izlememiş olan savcıya şakaları izah ettim. Savcılık sorgusundan çıkıp adliye koridorunda duruşmayı beklerken, üç kez sert ve net bir şekilde görüşmek istemediğimi söylememe rağmen, komiser emrivaki yaparak beni Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürdü. Ters kelepçe yetmezmiş gibi bir de duruşma öncesi zorla Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm. Kılıçdaroğlu “Neden yurt dışından döndün, imkân olsa bir dakika durmam burada” dedi. Yok. Maalesef bir tek o öyle demedi bu süreç boyunca konuştuğum insanlar arasında. Kendisi ile, ben tutukluyken üzerimden reklam yapılmasın diye görüşmek istemiyordum. Zorla olunca da sert, net ve olumsuz konuştum. Herkesin şahit olduğu konuşmamı bile yalanladılar. Memurlar “niye CHP’yi salın dedin” diye sordular. Avukatlarımı bile göremiyorken, ellerim kelepçeli bir hâlde adliyede zorla neden Kemal Kılıçdaroğlu ile görüştürüldüm? Hâlâ merak ediyorum.
Daha sonra çıkarıldığım mahkeme tarafından kaçma ve delil karartma şüpheleriyle tutuklandım. Oysa New York Comedy Festivali’nde gösteri yapmak için aldığım, oturum-çalışma izni sağlayan yetenek vizem olmasına rağmen soruşturmayı öğrenir öğrenmez Türkiye’ye dönmüştüm.
Aynı şekilde davanın konusu ve tek delili olan gösteri videom, resmi makamlarca erişim engeli getirilip karartılmaya çalışılırken diğer sosyal medya hesaplarımdan bizzat paylaşıp, delili karartmayı bırakın korumak için elimden geleni yaptım.
HÜCRE VE SEGBİSLER
Hücremdeki ilk haftamda; ters kelepçeli videom, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ona söylediğim cümleyi inatla reddetmesini ve hakkımda CİMER kampanyası yapan yayın organlarının babam hakkındaki yalan haberlerini izledim. Bu troll ekibinin derdi çok açıkça din değildi, dinî hassasiyetleri kullanarak eleştirel her sesi sindirmekti.
88 gün boyunca bu duruşmaya çıkmayı bekledim. 4 cümlelik iddianamenin hazırlanması 64 gün sürdü. Bu belirsiz bekleyiş psikolojik olarak yeterince yorucuyken, bir de tahliye edilip tekrar tutuklandım. 57. günde bir cuma günü apar topar SEGBİS’e götürüldüm. Tutukluluk incelemelerinde olduğu gibi yine avukatlarım çağrılmamıştı. Beni tutuklayan hâkim tekrar karşımdaydı. İtiraz sonucu iki suçlamadan da tahliye olduğumu söyledi. Es verdi. Kısa bir sessizlikten sonra yeni bir suçlamadan tutuklama istemi olduğunu belirtti. Bahsi geçen “Ölü Deniz” gösterisinden, yani aynı gösterinin ilk 5 dakikasında söylediğim bir cümlede, tutuklanmamın 2 ay sonrasında, tam tahliye olduğum anda yeni bir suç tespit edildiği için SEGBİS odasında yaşadığım 30 saniyelik özgürlüğün ardından Daltonlar çetesini övmekten tekrar tutuklandım.
Sonrasında Pazartesi günü diğer 2 suçtan da yeniden tutuklandım. Hücrede kendi kendime MasterChef izlerken, 2 iş günü içinde 3 farklı suçtan tutuklanmış oldum. 61. Asliye Ceza Mahkemesi hiç tahliye vermemiş olsa toplam suç sayım daha az olacaktı gibi hissediyorum. Ve buradayım, üstümde 30 gün önce bütün suçlamalardan tahliye olmuş insan rahatlığı ve tahliye olur olmaz 3 kere tekrar tutuklanmış insan tedirginliği var.
UTANGAÇ BİR DİKTATÖR
Anne ve babamın beni bir camın arkasından haftada yalnızca 1 saat görebilmek için 12 kez Ankara’dan Çorlu’ya gelmelerinin sebebi 4 cümleden ilki; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında söylediğim: “utangaç bir diktatörden, kendi kimliği ile barışık bir diktatöre geçişi, bizim başımıza gelenleri düşünmezsek, bir insan için olumlu bir ilerleme.” Ve BAM! 22 gün güneş yok Deniz’e.
Buradaki “utangaç bir diktatör” tanımlaması cumhurbaşkanına hakaret sayılmış olup “terapiye gidiyor kesin, en son güldüğü video mezarlıkta” ifadeleri de rencide edici bulunmuştur. ‘‘Diktatör’’ ifadesi bir hakaret değil, siyasi bir nitelemedir. Başka bir sanatsal üretimde otokrat denebilir, bir komedyen gösterisinde demokrat diyebilir, benden daha çok güldürebilir. Yazılan metnin ve sanatçının üslubuna göre seçilen kelimeler değişebilir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda AKP Genel Başkanı’dır. 25 yıldır iktidarda olan partinin ve Türkiye’nin en yetkili yöneticisi olarak bu coğrafyanın yüzlerce yıllık geleneği olan hiciv sanatına/mizahi eleştiriye açık olmalıdır. Gösteride geçen “diktatör” benzetmesi otoriter eğilim gösteren bütün yöneticilere, dünyanın her yerinde sıklıkla yapılan bir benzetmedir.
“Mezarlıkta gülme” olarak geçen yer, “Sevgili Musa” olarak bilinen, Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce bir muhabirle konuşurken mezarlıklara yaptıkları çalışmaları övdüğü videoya atıftır. Cumhurbaşkanının içten kahkaha attığı nadir görüntülerden olduğu için sosyal medyada da sıkça paylaşılır ve gönderme yapılır. Bu nedenle gösterideki anlatım da rencide edici bir ifadeden ziyade basit bir mizahi tespittir.
Terapi ise herkesin gitmesi ve yararlanması gereken, hayatın doğal parçası olan bir psikolojik destek hizmetidir. Terapiye yıllardır giden ve imkânı olan herkese öneren biri olarak psikolojik bir rahatsızlık imasında bulunmadım; psikoloji mezunu olarak terapiye gitme eylemini negatif anlamda kullanmam söz konusu olamaz.
İddianamede toplumsal değerlerden ve onların korunması gerektiğinden söz ediliyor. Mizah da, hiciv de bu coğrafyanın yüz yıllara yayılmış birer değeridir. “Nasreddin Hoca’nın torunlarıyız” cümlesi sık sık sarf edilmesine rağmen mevzu duymak istemediğimiz bir konu olduğunda engelleniyor ya da cezalandırılması gereken bir eğlence muamelesi görüyor. Hâlbuki bir şakadan rahatsız olursanız, verebileceğiniz cezalar bellidir ve gayet yeterlidir. Bir komedyeni sevmiyorsanız gülmezsiniz, gösterilerini seyircisiz bırakırsınız, şakalarını/metnini aynı sertlikte eleştirirsiniz. Ancak sahneye çıkan kişiye verilecek cezalar içinde sansürün, yasağın ve tutuklamanın yeri olmamalıdır. Bu sansür ve yasak algısı, tutuklanma korkusu sanatçılar ve ürettikleri için olduğu kadar, tüm vatandaşlar için de endişe vericidir. Siyasetçiler her kamu figürü gibi bu eleştirilere göğüs germek zorundadır.
O ZAMANIN MİZAHI ve BUGÜN
Soruşturma Savcısı iddianamenin ilk sayfası boyunca Anayasa’nın ifade özgürlüğünü koruyan maddelerinden ve Türk Ceza Kanunu’nun hakaret suçunun sınırlarını çizen maddesinden geniş alıntılar yapmış. Bir komedyenin stand-up gösterisinde “diktatör” demesi iddianamedeki alıntılara göre de herhangi bir suç unsuru barındırmıyor. Benim gibi hukukçu olmayan birinin bunu anlaması için, bu bilgilere ihtiyacı yok aslında. Çünkü politik mizah ve hiciv ile ilk kez karşılaşmayan herkes bilir ki bu şakadaki eleştiri dozu çok hafif ve yumuşaktır. Ben çocukken televizyonda Levent Kırca izleyerek, mizah dergileri okuyarak büyüdüm. Ferhan Şensoy’un oyunlarını izledim; arşivlerden Gırgır ciltlerine, Devekuşu Kabare’nin oyunlarına baktım. Beni o ustalar izleseler “Bir komedyene göre fazla yumuşak dillisin” diyip beni korkak bulabilirlerdi. Ama onların döneminde bu eleştiriler toplum ve yöneticiler tarafından normal karşılanır, eserleri eleştiri alsa da yargının konusu olmazdı. Hâlbuki o yıllardaki söz konusu yasalar bugünle aynı. Ancak o zaman olsa yumuşak bulunacak politik mizah, bugün komedyeni hücrede hapis yatırıyor. Yasalar değişmedi, değişen ne? Yöneticiler.
Nasreddin Hoca’dan Cumhuriyet dönemine kadar onlarca hicivcinin eserleri ve efsaneleri hâlâ hatırlanmakta; eleştirdikleri yöneticilerin isimleri dahi, bu eleştirel eserler sayesinde anımsanmaktadır. Bana Türkçeyi ve mizahı sevdiren Ferhan Şensoy başta olmak üzere, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin; mizah dergileri Markopaşa, Diyojen, Akbaba, Gırgır, Leman, Penguen, Uykusuz, çoğu siyasetçiden daha kalıcı olarak bu toplumun hafızasında ve kültüründe yer edinmiştir. Ferhan Şensoy’un eleştirdiği ve onu sansürlemeye çalışan isimler çoktan unutulmuşken, en genç kuşaklardan bile Ferhan Şensoy’un oyunlarını ezbere bilenler var.
Hicvi, politik mizahı, bu toplumsal değeri ve sahnede ve hayatta tek başına olan komedyenleri; şakalarından rahatsız olan güç sahiplerine, öfkeli kalabalıklara karşı yargının koruması; yüzyıllardır bu toprakların değeri olan bu eleştirel kültürün özgürce icra edilebileceği bir ortamın yaratılması gerekiyor.
Eğer politik mizah bugünün Türkiye’sinde doğrudan yasak değilse, bu şakada bir suç unsuru yoktur. Çünkü 25 yıldır ülkeyi yöneten iktidar partisinin başkanı olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın isminin geçmediği politik mizah gösterisinin bir samimiyeti de, gerçeklikle bir bağı da yoktur. Pertev Naili Boratav’ın derlemesinden bildiğimiz gibi otoriteden lafını sakınmayan Nasreddin Hoca bugün stand-up yapsa gösterinin yarısı gösterinin yarısı Recep Tayyip Erdoğan hakkında olurdu.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bahsettiğim ters kelepçe uygulamasından, yurt dışına göçen gençlerden, göçme hayali kuran memurlardan, sanatçıların otosansüründen, ekonomik koşullara; Türkiye’de eleştirilebilecek ve hakkında şaka yapılabilecek her konunun birinci derece sorumlusudur, muhatabıdır veya çözmekle yükümlüdür. Doğal olarak da hepimizden daha çok bu sorumluluğunun farkında olarak, hakkında yapılan eleştiri ve şakalara olgunlukla yaklaşmalıdır.
Buna rağmen Türkiye ve gündeme dair onlarca farklı konu ve kişiden bahsettiğim bu 90 dakikalık stand-up gösterisinde hepi topu 5 dakika kendisi hakkındadır, bu 5 dakikanın da bir cümlesi iddianameye konu olmuştur.
“Diktatör olsam diktatör diyemezdiniz” şeklinde birçok demeci olmasına rağmen kendisine bir şakasında “utangaç bir diktatör” dedi diye komedyeninden şikâyetçi olan ve onu cümle başına 22 günlüğüne özgürlüğünden mahrum eden bir yönetici olması da eleştirilecektir. Herhangi bir hakaret kastım yoktur, beraatimi talep ederim.
CİMER VE DİĞER 3 CÜMLE
Geri kalan 3 cümle "dini değerleri aşağılama" kapsamında ele alındı, daha sonra "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla tutuklanma sebebim olarak gösterildi. 66 günümü hücrede geçirmeme gerekçe gösterilen bu 3 cümlenin halkı kin ve düşmanlığa tahrik ettiğinin kanıtı olarak 185 CİMER şikâyeti gösterildi savcılık tarafından. Tutuklandığım 3 Temmuz günü, "Ölü Deniz" gösterisini 100 binden fazla seyirci canlı izlemişti; YouTube'da ise 6 milyon izlenme, 100 bin beğenme, 20 binden fazla olumlu yorum vardı. Bir yanda bunlar, öte yanda 185 CİMER şikâyeti.
Bu işleme koyulan 185 CİMER şikâyeti dava dosyasında mevcut. Hücrede vaktim bol olduğu için hepsine göz attım. Gösteri 24 Haziran'da paylaşılıyor, 3 gün boyunca internette ve medyada gündem oluyor, 3 günde yaklaşık 4 milyon izleniyor. Tahmin edin bu 3 günde gelen CİMER şikâyet sayısı kaç? Yalnızca 1. O da dini konular değil, cumhurbaşkanı hakkında. En başta anlattığım gibi 3 gün boyunca saldırıları tutmayan trollerin "Dini konulardan gidelim" demesiyle başlayan yapay bir rahatsızlık. Halkın bir şikâyeti yok. Bunu hem şikâyetlerdeki tarihlerden hem de eklenen görsellerden anlıyoruz. Şikâyet edenlerin ezici çoğunluğu gösterimi izlememiş, sosyal medyadaki operasyonel hesapların "İğrenç komedyen dinimize hakaret ediyor" başlıklı, başı sonu kesilmiş, manipülatif video kesitlerinden gelmişler. Bunu gösteren CİMER şikâyetlerindeki ekran görüntülerini mahkemeye sunduk. Ama video ile de yetinmiyorlar, bakın mesela "okadirmisiroglubey" sayfasından gören birçok CİMER şikâyeti var. Ekran görüntüsünde sayfanın "CİMER'e bildirin, etiket yapıp geçmeyin, kolaya kaçmayın" yazdığını görüyoruz.
Bu şikâyetler organik değil. Sanatla ve mizahla tek ilişkisi şikâyet yazmak olan sayfaların, videoları kırpıp biçerek takipçilerini yönlendirdikleri yapay bir kampanya. Şimdi bir sahne düşünelim: Konuşmalarını ve fikirlerini sevdiğiniz bir din adamı var. O din adamını seven bir grup, hocalarının konuşmalarını derleyip paylaştıkları bir Instagram sayfası kurmuşlar. Siz de o dini konuşmalar için 100 bin insanla beraber sayfayı takip ediyorsunuz. Sonra bir akşam normal yayın tarzı dışında bir paylaşım yapılıyor: "Bu şerefsizi şikâyet edin" başlıklı bir video, altında "CİMER'e şikâyet edin" yazıyor. Videoyu izliyorsunuz, bıyıklı bir çocuk alışık olmadığınız üslupta bir şeyler diyor, binlerce kişi kahkaha atıyor. Hakaret görmediniz diyelim ama kulağınızı tırmaladı. Sevdiğiniz sayfayı dinleyip CİMER'e mi gidersiniz, yoksa işin aslını merak edip YouTube'a mı giderdiniz? İşte bütün bu çabaya ve manipülasyona rağmen sadece 185 şikâyet! Çünkü bu cümlelerde aşağılama ve saygısızlık namına hiçbir şey yok. Onlarca yüksek takipçili hesap hedef göstermesine rağmen sadece 185 kişiyi ikna edebilmiş. Öte yandan 15 milyon izlenmiş, üzerine yazılar yazılmış, gündemi meşgul etmiş bir politik mizah gösterisinden bahsediyoruz. Dünyanın en huzurlu çizgi filmi bile Türkiye'de bu kadar gündem olsa 185 şikâyet gelirdi.
Dava dosyasındaki CİMER şikâyetlerini mutlaka incelemişsinizdir. Bu kampanyayı yapanlar sanatla ilgilenen, stand-up takip eden hesaplar değiller. Herhangi bir sanat eserini övmüşlükleri ya da olumsuz olsa bile bir eleştiri yapmışlıkları yoktur. Hepimiz bu hesapları tanıyoruz; sanatla ve mizahla tek etkileşimleri kadın sanatçıların kıyafetleri ve yasak çağrılarıdır. Yarın konserler yasaklansın, sonraki gün stand-up yasaklansın çağrısı yapabilirler. Halkı temsil etmiyorlar.
Keza ben içerideyken TV'de gördüm, beni hedef gösteren gazetelerden en ünlüsü "Karma Eğitim Kaldırılsın" kampanyası başlattı. Eminim 500 CİMER'i geçmiştir. Umarım onların lafıyla "halk böyle istiyor" denip kaldırılmaz.
Şikâyet eden insanların incindikleri ifadeyi anlamak için şikâyetlere tek tek baktım. 185 şikâyetten birisi "Selçuklu devletini salataya benzetiyor." Böyle bir suçlama yok iddianamede, savcılık neden dahil etmiş anlamadım. Bir diğeri "Şahsın Instagram takipçi sayısı 100 bin azalıp 200 bin artıyor. Bunları yapan bir dış lobi olabilir ancak" diye şikâyet etmiş, savcılık 185 şikâyetten biri olarak almış. Bunlar araya kaynamıştır, olabilir. İddianameyi geçtim, böyle bir suç yok.
Ama gerçekten beni üzen ve hiç abartmadan alıntılayacağım iki şikâyet var. Kin ve düşmanlığa tahrik ettiğim halkın bir kesiminden iki kişi idam edilmemi istemiş. Dava dosyasında mevcut. "Ben sınır dışı edilmesini ya da bu konuyla ilgilenirseniz idam edilmesini en kısa zamanda istiyorum." Bir başkası "İdam olan bir ülkede infaz edilsin, teşekkür ederim" demiş.
Öncelikle bu vatandaşı, beni geçtim, hiç kimse kin ve düşmanlığa tahrik edemez. Ondaki kin tüm Orta Doğu'ya yeter. Nefret inovasyonu yapmış: İdam cezası olmayan bir ülkesiniz ama elinizde idamlık komedyen var; diğer ülkede de idam cezası var ama kriminal komedyen yok. İdamlık komedyen ihracatı talep ediyor. Ve bu şikâyetin altında "Şikâyetiniz işleme alınmıştır" yazıyor. Savcılık "Halk Deniz'den rahatsız oldu" diye bu CİMER şikâyetini referans gösteriyor. Hukuki olarak vahim değil mi? Konu benim diye mi öyle geliyor yoksa?
CANLI BOMBA ŞAKASI
Halkı herhangi bir şekilde suçlamadaki gibi kin ve nefrete teşvik ettiğimi düşünmüyorum. Benim alenen dini değerleri aşağılayarak şehir şehir dev salonlara çıkmam hayatın olağan akışına uygun değildir, inandırıcı da değildir. CİMER’deki 185 kişi halk da, gösterimi izlemek için salonları dolduran 100 bin kişi, olumlu yorum yapan 20 bin kişi, videoyu izleyen 15 milyon kişi halk değil mi? Ancak tabii ki yanlış anlaşılmasın; hiç kimse bu iki cümleden rahatsız olmamalı gibi kesinlikle bir iddiam yok. Tam tersine anlıyorum. Dini inanç insanların kırmızı çizgisi, bir insan bir komedi gösterisinde bu konulara girilmemesini isteyebilir, tabii ki kendi tercihidir. Gösteride kullanılan olumsuz, aşağılayıcı bir kelime olmasa da alışılagelmedik cümleler olabilir. O zaman da izlememek, eleştiri yapmak en doğal haklarıdır. Ama herhangi bir aşağılama veya saygısızlık olduğu iddialarını reddediyorum. Kimse de gösteremez, hepsi abartılı ve zorlama yorumlardır.
MasterChef’te Armağan, Eyyüp Can’la tartıştığında ‘‘Ben kendi dediklerimden sorumluyum Eyyüp Can, senin ne anladığından değil,’’ demişti. Ben de bu niyetle sorumlu olduğum cümleleri açıklayacağım.
Öncelikle iddianamedeki alıntılar çok eksik ve yönlendiricidir. Bir insanı yıllarca özgürlüğünden mahrum bırakacak bir suçlamada cümlelerin yarısından başlaması üzücü. Şakada sokağa çıkarken korktuklarımı sayıyorum. Çevik kuvvet, oruç tutan otobüs şoförleri (bunun iddianamede olmaması büyük bir yanılgıya sebep olabilir) ve canlı bombalar ama en çok da oruç tutan canlı bombalar. Burada basit bir dil oyunu var. Gerçekten bu üç şeyden korkuyorum. Oruç tutan insanların sinirli hali malum. Nasıl, oruç tutan otobüs şoförleri dediğimde, oruç tutan kişilerin otobüs şoförü olmaya daha müsait ve uygun olduklarını iddia etmiyorsam; oruç tutan canlı bombalar dediğimde de böyle bir ima ve ilişkilendirme yoktur. Yalnızca sinir krizi ile patlamayı birleştirdiğim basit bir şakadır. Dini değerleri aşağılama niyeti veya iması mevcut değildir.
4 KİTAP
İddianameye konu olan diğer bir cümlemle devam edeceğim ama şunu belirtmek isterim ki; bu 3 yıl boyunca “Ölü Deniz” gösterimi şehir şehir gezdirip, 100 binlerce biletli seyirciye oynarken, bir seyircim sahneye koyduğum anlatımdan incindiğini söylese elbette üzülürdüm.
İddianamede geçen bir diğer ilgili şakamın içinde “Dördüncü kitap favorim” ve “Dört kitap arasında açık ara en iyisi” diyorum. Burada kutsal kitabı veya ona inanan insanları küçümsemeyi asla amaçlamıyorum. Böyle bir küçümseme belirtisi ile biraz önce dediğim gibi; şehir şehir gezip sahne alırken insanların inanç değerlerini aşağılamak ve sonraki her gösterime tekrar tekrar bilet satıp doldurmam hayatın olağan akışına da bir o kadar zıttır diye düşünüyorum. İnançlı bir insanın değerlerini aşağılamak gibi bir amacım kesinlikle yoktur. Sözlerimin ne anlama geldiğinin, şakanın bütünü ve sahnedeki anlatımla birlikte değerlendirilmesini istiyorum.
Cezaevinde manevi rehberlik servisi var. Oradaki din görevlisi beni tanıyormuş, "Çok iyi bir komedyensin ama o şakayı niye yaptın?" diye sordu. Ben de "Hocam, saygısızlık nerede var?" dedim. "Yazar" diyerek Tanrı'ya insani bir özellik atfettiğimi söyledi. "Yazar" kullanımı dini terminoloji açısından yanlış bir kullanım olabilir ama hiçbir şekilde olumsuz, alaycı veya aşağılayıcı bir anlam içermez. Böyle bir kastım yoktur, bu şekilde anlaşılmasını da garipsedim. “Ölü Deniz” gösterisi, bu savunmada da sık sık tekrar ettiğim gibi, bir stand-up gösterisidir, sanatsal bir üretimdir. Herhangi bir dini eğitim gayesi taşımamaktadır. Kelime seçimi hatalı ya da alışılmadık bulunabilir, ancak bu saygısızlık ya da aşağılama olduğu anlamına gelmez. Bütün bu şakada olumsuz tek bir ifade vardır: "İlk üç kitap iyiydi, 4.'nün çevirisi zayıf" ifadesi. Burada da kutsal kitabın kendisine değil, yıllardır duyduğum meal ve çeviri tartışmalarına atıf vardır.
DALGIÇ AÇILIŞ
Şu ana kadar savunmamı verdiğim 3 cümle ifade özgürlüğü açısından vahim olsa da bi nebze tanıdık ve beklediğim tartışmalardır. Cumhurbaşkanı eleştirilebilir mi? Ne hakarettir? Dini konularda mizah yapılabilir mi? Saygısızlık mı? İfade özgürlüğünün sınırı nedir? vs. Fakat şimdi sözünü edeceğim ‘‘Dalgıçlar’’ hakkındaki üçüncü cümle benim için de, Türkçe bilen herkes için de şoke edicidir. Çünkü burada açıkça söylediğim, hatta altını kalın bir şekilde çizdiğim anlamın, eleştirinin tam zıttıyla yargılanıyorum. Diğer üç cümleye dair tepkileri gözaltına alınmadan önce sosyal medyada görmüştüm.
Dalgıçlarla ilgili cümlenin böyle 180 derece zıt, tamamen yanlış yorumlandığına savcılık sorgusundan önce bir kere daha denk geldim. Nagehan Alçı’nın yorumunda. Kendisi mental retardasyon mağduru olduğu için üzerinde durmamıştım. Ancak ilgili cümleyi suçlama olarak gözaltına alındığım gün savcı sorgusunda duyunca şaşırıp ‘‘Suçlama ne?’’ diye sordum. Haşemalılara dair ayrımcılık olduğunu söyledi. Sonrasında gösteriyi izlemediğini, metinden okuduğunu söyledi. O zamandan iddianame hazırlanana kadar ‘‘Herhalde aceleyle karışıklık oldu o gün, iddianameye girmez,’’ diye düşündüm. Buraya kadar bu trajikomik ve zorlama suçlamanın gelmesini hiç beklemezdim. Türkçe için kara gün.
LENNY BRUCE VE DALGIÇ KAPANIŞ
Dediğim gibi her ne kadar iddianamedeki alıntıda bile suçlamanın zıttı bir anlam çıksa da yine de sahnedeki şekliyle açıklayarak şakayı tekrar etmek istiyorum.
Şakaları sebebiyle yargılanan Amerikalı komedyen Lenny Bruce da benzer bir problem yaşamış; mahkemede metinler üzerinden şakalarının değerlendirilmesiyle ilgili: “Bir stand up gösterisi metinden okumak, bir sinema filminin ses kaydını dinlemek ve gibidir” demiş. Çünkü komedyenin gösterisindeki tavrı, esleri, seyircisinden gelen tepkisi, öncesinde ve sonrasında anlattıkları, performanstaki bütün bağlamı ve anlamı yaratır. Nasıl bir filmde replikler, kelimeler onu icra eden oyuncunun performansı ile vücut buluyorsa aynı şekilde komedide sahnede var olan komedyen için performans ve oyunculuk o kadar elzemdir. Komedi biraz da yanlış konuşmak ya da yanlış konuşuyormuş gibi yapmaktır. Bazen sonunu kesip sadece ortasına bakarak yanlışı bulabilirsiniz.
“Türkiye’de komedyen söyledikleri yüzünden yargılanıyor, halimize bak. İfade özgürlüğü nerde” diyor insanlar benim davam hakkında. Ama bu verdiğim örnekte de görüldüğü gibi Türkiye’ye özgü değil komedyen yargılaması. Bahsettiğim Amerikalı komedyen Lenny Bruce da şakalarından dolayı yargılanıyor, 1965’te! Onu yargılayan New York Mahkemesi’nin bağlı olduğu New York Valisi 40 yıl sonra bu yargılama sebebi ile komedyenden özür diliyor.
Neyse, şaka şöyle: Seçim 2023 yenilgisinden sonra bunalımdan çıkmak için gittiğim tatili anlatıyorum. “Şezlonga uzandım. Tamam dedim Deniz, hayat bu, her şey geride kaldı, Türkiye, seçim, siyaset… Bütün yılın stresini denize akıtacağım.” Seçim yenilgisi yaşayan muhalif seküler bir karakter var. Tatilde huzur bulmak üzereyken bir şey yaşanıyor. “Tam böyle düşünürken denizin içinden birkaç insan çıktı. Saçları görünmüyor. Bütün vücutlarını kaplayan siyah bir kıyafet.”
Seçim ve siyasetten biraz kaçtığım için seyircide büyük bir gerginlik yaşanıyor, tarif ettiğim profilin haşemalı kadınlar olduğunu düşünüyor %90’ı. Çünkü bu karikatür ve ezber bir kültürel tartışma yıllara damgasını vurmuş. Ve toplum çok yüksek bir tartışma. Seyircilerin muhafazakâr, özgürlükçü ya da feminist olanları… “Ama böyle biriysen Deniz büyük bir hayal kırıklığısın” diye nefesini tutuyor, geri kalanı da “salaksın mevzu bu mu?” diye düşünüyor, belki binde biri de “hah haşemalılar hakkında benim gibi düşünen biri sonunda” diyor. Es veriyorum. Herkes sessizliği hissediyor. Daha da geriliyor, sonra “siktiğimin dalgıçları” diyorum ve gösterinin en çok gülen ve alkışlanan yeri oluyor. Çünkü herkesi ters köşede bırakıyorum. Saçları görünmeyen, bütün vücudu kaplayan siyah bir kıyafet... Gerçekten dalgıç tarifine de uyuyor. Hatta haşemaların çoğunluğu siyah değil. O açıdan dalgıçlara daha uygun bir tarif. Seyirci hem ters köşeyi alkışlıyor hem de dalgıç yerine haşema olasılığından emin olmasına şaşırıyor. Bir yandan da hayal kırıklığı yaşatıp ayrımcı bir cümle sarf etmediğim için büyük bir psikolojik rahatlama yaşıyor. 5 bin tane birbirinden farklı insan ilk kez duyduğu bu cümleleri saniyeler içinde anlayıp reaksiyon gösteriyor ama nedense iddianameyi hazırlayanlar çok kez dinleyip okumalarına ve benim savunmalar-tutukluluk incelemelerindeki açıklamalarıma rağmen anlamamakta ısrar ediyor.
Hadi buraya kadar cümleler açık ama niyetim konusunda şüphelisiniz, bende ve 5 bin seyircide sinsi bir ima seziyorsunuz, şakanın devamı bir komedi gösterisi için fazlasıyla altı çizili ve net! Sağ olsun savcı suçlamayı boşa düşürmesine rağmen iddianameye bu kısmı koymuş: “Boşa alkışlamayın testi geçemediniz.” Bunun bir test olduğunu ve seyircinin testte yanlış tarafında kaldığını söylüyorum. “Siz de tanımış olduk” + ‘‘Harbiye ismini hakkını verdi” Eski ordu - başörtüsü gündemine göndermeyken “Deniz Baykal ölmedi, bilinçaltınızda yaşıyor.” derken de başörtü yasağı tartışmalarının sembol isimlerinden Deniz Baykal’ı, önyargıların bilinçaltındaki sebebi, kalmış etkisi olarak anıyorum. Her şey ve benim konumum gayet net. Ama devam ediyorum, bu şakayı anlatmayı neden sevdiğimi analiz ederek: “Seyircinin çoğunluğu tatlı insanlar, aşırı geriliyorlar” ? Dalgıç yerine haşemalı deme ihtimalinden çekinen insanlardan, ayrımcı bir söylemde bulunmamdan korkan insanlardan “tatlı” diye bahsederek tartışmadaki konumumu da net bir şekilde belirtiyorum. Devamında da dalgıçlardan gerçekten nefret ettiğim sebebiyle açıklıyorum. Nefret tabii ki komik olsun diye abartılmış bir şey, ama dalgıçlar derken dalgıçları kastettiğimin başka bir kanıtı.
STAND-UP VE TOPLUM
Neden böyle bir konuda şaka yapıyorum? Komedi ve stand-up, bazı insanların gözünde sabun köpüğü konular hakkında alaycı ve gerçeklerden kaçıp eğlence sağlayan bir alandır. Hâlbuki onlarca yıldır diğer sahne sanatları gibi, sinema, roman gibi, stand-up da kişisel ve toplumsal konulara dair çok etkili sanat ürünleri çıkarmıştır. Ben kişisel olarak stand-up’ı özellikle tabu sayılan, çatışmalı, üzücü, gergin konularda diğer anlatılardan ve onların eserlerinden daha güçlü buluyorum. Neden derseniz; gülmek bir refleks olduğu için kontrollü bir tepki mümkün olmuyor. Bu da bazı filtrelerden kurtulmayı mümkün kılıyor. 90 dakikalık gösterimde kişisel utançlarım, çelişkilerim, tabularım, korkularım ve çatışmalarım ile toplumsal çatışmalar, gerginlikler, tabular ve çelişkiler beraber yer alıyor. Canlı bombaların ya da sokak çetelerinin günlük hayatta bizde yarattığı korku, medya figürleri, politik figürler, psikiyatri hastanesindeki stajım vs. hepsinin gösteri içinde yeri var.
Bu şakada da Türkiye tarihinde nedense çok uzun yıllar yer kaplayan kıyafet konusu üzerinden benzer bir şey yapıyorum. Kadınların kıyafeti, siyasetçi erkeklerin üzerine konuştuğu bir konu oldu yıllarca. Biz de izledik. Özgürlükçü geçinen bazı tanıdıklarımın “haşema” üzerinden söyledikleri hep çelişkili gelirdi çocukken bile. Artık böyle “seküler karikatür” diyebileceğim insanlarla karşılaşmasam da, seyirciler arasında da olduğunu düşünmüyorum, hepimizin bilinçaltında o tansiyon ve tartışmalardan bir tortu kaldı. Bu da kendi başına komik bir durum. Bunu böyle bir şakayla ortaya çıkardığım için mutluyum. Gösterideki favori yerlerimden.
İşin garibi, kendini dindar/muhafazakâr olarak tanımlayan seyircilerimin de favori kısmı bu. Görüldüklerini hissediyorlar. “Haşema demeyeceğini biliyordum, yanımdakine de söyledim” demişti birisi mesela. Yani muhafazakârların en sevdiği şakadan dolayı, dindar kesimi aşağılamaktan yargılanıyorum. Eğer bu cümlelerden dinî değerleri aşağılama suçlamasıyla yargılanıyorsam, şu an Türkiye’de herkes, herkes derken gerçekten 86 milyon insan, her cümlesiyle dinî değerleri aşağılama ile yargılanabilir. Bu anlamı çıkarmak, bu kadar zoraki ve utanç vericidir.
En uzun vakti bu şakaya ayırdım çünkü benim için en hassas konu bu. Diğer suçlamalar ifade özgürlüğünün sınırlarıyla ilgiliyken, burada hayat görüşümle ve gösterimle uyuşmayan bir şeyle itham ediliyorum. Bir yandan da iddianameye bu cümlenin eklenmiş olması benim için bir şanstır. Suçlama halkın dindar kesimine karşı ayrımcılık iken, burada seküler kesime dair bir eleştiri olduğu görülüyor. Suçlama kendi içinde eriyor; herhangi bir kesime dair bir düşmanlığım yok.
Yöneticilere eleştirim var, Türkiye’ye dair her konuya dair de şakalarım var. Sıradan insan hedefim değildir ve doğal olarak seyircimdir. İddianamede dalgıç derken haşemalı dediğimi savcılık sorgusunda kabul ettiğim yazıyor. Bu ya büyük bir hata ya da art niyetli bir yorumdur. Sorguyu hatırlıyorum, böyle bir şey demedim. Kayıtlara geçen ifademe göre de dedim ki; “Burada ben haşema ile denize giren insanlara karşı gösterilen ön yargıya yönelik eleştiride bulunuyorum. Hatta söylemin tamamını incelerseniz, haşema ile denize giren insanlara karşı önyargılı insanları eleştiriyorum. Söylemde “siktiğimin dalgıçları” diyerek ters köşeye düşürüyorum. Söylemin başında seyirci benim haşema giyerek denize giren insanlar ile ilgili konuşacağımı sanıyor ancak ben konuyu dalgıçlara getirerek seyirciyi kendi önyargısı ile yüzleştirerek eleştirel bir gösteri sergiliyorum. Zaten söylemin devamında da “Harbiye testi geçemediniz” diyerek kastımın seyircinin önyargısını sergilemek olduğunu belli ettiğimi düşünüyorum.”
Dediğim gibi tüm Türkiye’yi dolaşıp haşemalılara hakaret edip alkışlanmam hayatın olağan akışına uygun değildir. Paranoyak ve arkaik bir fantezidir; siktiğimin dalgıçları derken haşemalı insanları kastettim ve 0 şikayet.
Halkı kin ve nefrete teşvik suçlamasına dâhil 3 cümle, beni siyasi sebeplerle sevmeyen ve itibarsızlaştırıp ceza almamı isteyen sosyal medya trollerinin yapay bir şekilde hedef göstermesinden ibarettir. Oruç tutmada açlık sinirine atıf vardır, 4. kitapta saygısızlık yoktur ve dalgıç şakası bu düşmanca yaklaşan hesapların aceleyle yaptıkları bir hatadır. Halk, 500 CİMER şikâyetinden ibaret değildir. Bir kampanya ile hedef gösterilmemin önünün açılmaması gerektiğini düşünüyorum. Cümlelerimin arkasındayım, beraatimi talep ediyorum.
DALTONLAR
Şu ana kadar kendimi savunduğum 4 cümle, hem tutuklanmama sebep olan hem de 61. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 30 gün önce hakkımda tahliye kararı verilen suçlamalardır. Tutuklanmamdan 57 gün sonra, tam tahliye edildiğim gün, aynı gösteriden 3. suçlama olarak Daltonlar çetesini övdüğüm gerekçesiyle tutuklandım.
İçinde bulunduğum toplumun önemli ve güncel bir problemini mesleğim çerçevesinde, mizahi ve kinayeli bir üslupla dile getirdim. Bu suç şebekelerinin nasıl çalıştığını anlatan bir gazeteci ya da hakkında bir iddianame düzenleyen bir savcı işini ne kadar doğru yapıyorsa, bir komedyen olarak bu şaka ile benim yapmak istediğim de budur.
Yukarıda belirtiğim gerekçelerle üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum, hakkımda BERAAT ve TAHLİYE kararı verilmesini talep ediyorum.rçevesinde, mizahi ve kinayeli bir üslupla dile getirdim. Bu suç şebekelerinin nasıl çalıştığını anlatan bir gazeteci ya da hakkında bir iddianame düzenleyen bir savcı işini ne kadar doğru yapıyorsa, bir komedyen olarak bu şaka ile benim yapmak istediğim de budur.
Yukarıda belirtiğim gerekçelerle üzerime atılı suçlamaları kabul etmiyorum, hakkımda BERAAT ve TAHLİYE kararı verilmesini talep ediyorum.
HABER MERKEZİ
Güncelleme Tarihi: 28 Eylül 2026, 15:10