70 Yılda Değişen Bir Şey Yok! — [Bir muhalifin vicdan notu]

Aradan geçen 7 on yılın ardından bugün hâlâ aynı suçtan gazeteciler yargılanıyor, susturuluyor. Demek ki ne olmuş? Demokrasi yerinde saymamış; geri gitmiş!

70 Yılda Değişen Bir Şey Yok! — [Bir muhalifin vicdan notu]

70 yıl önceydi… 1954’te, 80 yaşındaki bir gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın, “Başbakanı tahkir etti” gerekçesiyle cezaevine gönderildi.

Aradan geçen 7 on yılın ardından bugün hâlâ aynı suçtan gazeteciler yargılanıyor, susturuluyor. Demek ki ne olmuş? Demokrasi yerinde saymamış; geri gitmiş!

Hafızası olan toplumlar unutmamalı... Bu süreçlerden geçti bu ülke.

Demokrat Parti döneminde Mithat Perin, Nadir Nadi, Faik Uğuroğlu, Bedii Faik, hatta genç bir gazeteci olan Bülent Ecevit bile yazdıkları yüzünden ya mahkûm edildi, ya sansüre uğradı, ya da gazeteleri, dergileri kapatıldı. Şimdi birileri çıkmış, “O yıllar geride kaldı, biz demokrasiye geçtik” diyor. Hadi oradan!

Bugün aynı zihniyet, çok daha sofistike yöntemlerle devam ediyor.

Kimi zaman gözaltı, kimi zaman tutuklama, kimi zaman muhalif gazetelere ilan ambargosu, bazen de dijital trollerle itibarsızlaştırma…

Fatih Altaylı’nın gözaltına alınması da işte bu zincirin yeni bir halkasıdır.

Konu ne Altaylı’nın şahsıdır ne de kullandığı kelimeler.

Mesele açık: “Biat etmiyorsan hedefsin!”

AKP iktidarı, tıpkı 1950’lerin Demokrat Partisi gibi, eleştiriyi düşmanlık; gazeteciliği terör faaliyeti olarak görüyor.

Hukuku araç değil, sopa olarak kullanıyor. Yasaları eğip bükerek muhalif her sesi bastırma peşinde.

Oysa Anayasa orada duruyor. 26. ve 28. maddeleri hâlâ geçerli:
“İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, halkın haber alma hakkı anayasal güvence altındadır.”
Ama ne yazık ki bu ülkede Anayasa kitapçıkta yazıyor, mahkeme salonlarında değil.

Her şeyin merkezileştiği, yargının yürütmeye bağımlı hâle geldiği bir ülkede özgür basından, çoğulcu demokrasiden söz etmek mümkün mü?

Rejimi millete sordular öyle değiştirdiler. "Tek adam ne derse o olsun" diye sandıkta olur veren de bu halktı...Ama olmadı..O dönem akl-ı selim, öngörülü, sakıncaları anlatanları kimseleri dinlemediler. Olmuyorsa, hatadan dönmek lazım değil mi?  Yargısı, yürütmesi, hatta bir gece yarısı çıkan Resmi Gazetede bir imza ile çıkan kararname ile tek bir adamın dediği oluyor.

Millet olarak bunu hak etmiyoruz. Biz böyle huzursuz, geçim derdi çeken, adalet duygusunu yitirerek, üç maymunu oynayacak bir millet değiliz. Değiştirmeliyiz. 

Vicdanlı bir ses olan gazetecinin kendi hayrına olan şeyler değil konuştukları. Milleti ve ülkesi için yanlış giden işleri seslendirmesi  onun işi, o bir gazeteci..İşini yapıyor..

Bakın burası önemli:
Bu sadece bir gazeteciyi susturma çabası değil. Bu, “Konuşanı susturur, yazanı yatırırım” mesajıdır.

Gözaltına alınan Altaylı değil; bastırılmak istenen kamuoyudur. Ve susturulmak istenen, toplumun vicdanıdır.

Bugün görmezden gelenler, yarın ses edecek mecra bulamayabilir.

Zira susturulan her kalem, çürüyen bir demokrasinin işaret fişeğidir.

Eğer bu ülkede hâlâ demokrasi varsa...
Gazeteci yazdığı için cezaevine girmez.
Eleştiri suç sayılmaz.
Fikir açıklamak “terör”le eş tutulmaz.

Unutulmasın:
Özgür gazeteciler susarsa;
Toplum sağır olur, kör olur, vicdanını yitirir.
Ve böyle bir ülkenin sadece basını değil, geleceği de karartılır.

Kaldı ki...
Karanlığa teslim olmak kader değildir.
Ama sessiz kalmak, karanlığın parçası olmaktır.

Mesele o misyon, şu parti meselesi değil…
Ülkenin demokrasisi, özgürlükleri, Anayasa’ya sadakat, hukukun üstünlüğü…
Yazdıklarım yaşanmışlıklar; tarihe not düşülen kötü ama acı gerçekler…
Yalan mı?

Çelişkileri kaçırmayan, ters giden işleri, adaletsizliği, hukuksuzluğu hazmedemeyen ve aklının erdiğince kalemini oynatan bir insan olarak buraya bir “vicdan notu” bırakıyorum.

Velhasıl… Herkes üstüne düşeni alsın.

24 Haziran 2025
Mustafa Temiz

Güncelleme Tarihi: 24 Haziran 2025, 01:47
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER