
Şam’da atılan adımlar, yalnızca Suriye’yi değil, Türkiye’nin iç siyasetini de doğrudan ilgilendiren bir sürecin parçası olarak okunmalıdır.
Suriye’de son günlerde art arda gelen iki açıklama, birbirinden bağımsız değildir; aksine aynı siyasi metnin farklı başlıklardaki satırları niteliğindedir. Bunlardan ilki, Suriye yönetimi adına Ahmet El Şara tarafından ilan edilen kararname; ikincisi ise bu kararnameye ilişkin Devlet Bahçeli’nin yaptığı değerlendirmedir.
Ahmet El Şara’nın kamuoyuna açıkladığı düzenleme, özetle üç temel başlıktan oluşmaktadır:
-
Bugüne kadar Suriye vatandaşlığı verilmeyen Kürtlerin, vatandaşlık hakkına kavuşmasının önünün açılmasıdır.
-
Kürtçenin Suriye’de “ulusal dil” olarak kabul edilmesi ve eğitim sisteminde seçmeli ders olarak okutulmasının öngörülmesidir.
-
Suriye’nin toprak bütünlüğü ile merkezi devlet yapısının korunacağının vurgulanmasıdır.
Bu çerçeve, ilk bakışta “birlik içinde çoğulculuk” iddiası taşıyan bir açılım olarak sunulmaktadır. Ancak kararname, kapsadıkları kadar kapsamadıklarıyla da dikkat çekmektedir. Zira Suriye’nin en yoğun ikinci etnik unsuru olan Türkmenler, bu düzenlemede tek kelimeyle dahi anılmamıştır. Ne vatandaşlık, ne dil, ne de kültürel haklar bağlamında Türkmenlere ilişkin herhangi bir başlık açılmıştır.
İşte bu noktada Devlet Bahçeli’nin açıklamaları devreye girmektedir. Bahçeli, El Şara’nın açıklamalarını “Suriye’nin birliği ve terörle mücadele açısından olumlu bir adım” olarak değerlendirmiş; özellikle etnik temelli silahlı yapıların tasfiyesine vurgu yapmıştır. Açıklamanın satır aralarında ise, bölgesel istikrar adına yeni bir siyasal modelin şekillendiği mesajı dikkat çekmektedir.
Bahçeli’nin bu değerlendirmesi, kişisel bir yorumdan öte, Cumhur İttifakı’nın Suriye okumalarını yansıtan resmi bir çerçeve olarak ele alınmalıdır. Daha açık bir ifadeyle, Şam’da atılan adımların Ankara tarafından bilindiği, onaylandığı ve desteklendiği anlaşılmaktadır.
Ancak burada sorulması gereken temel soru şudur: Eğer bu düzenleme gerçekten terörün tasfiyesi ve toplumsal bütünleşme amacı taşıyorsa, neden Türkmenler bu denklemin tamamen dışında bırakılmaktadır?
Suriye’de Kürtler için vatandaşlık ve dil düzenlemesi yapılırken, Türkmenlerin ulusal kimlik olarak yok sayılması; yalnızca Suriye iç siyasetine dair bir tercih değil, bölgesel bir modelin ipuçlarını da barındırmaktadır. Bu modelde bazı kimlikler “çözüm ortağı”, bazıları ise görünmez kılınmaktadır.
Daha da önemlisi, Suriye’de atılan bu adımların ilerleyen süreçte Türkiye için bir “örnek uygulama” olarak gündeme getirilme ihtimalidir. Suriye sahası, adeta Türkiye’de tartışılması muhtemel düzenlemelerin deneme alanı hâline getirilmektedir.
Devlet Bahçeli’nin açıklamalarını bu bağlamdan kopuk okumak mümkün değildir. Bu açıklamalar, yalnızca Şam’a değil, Ankara kamuoyuna da verilmiş bir mesajdır. Ve bu mesajın arkasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin de onay verdiği daha geniş bir mutabakat ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Sonuç olarak Ahmet El Şara’nın kararnamesi, bir “açılım belgesi” olmaktan çok, kimlerin muhatap alındığını ve kimlerin sistemli biçimde dışarıda bırakıldığını gösteren bir siyasi metindir. Devlet Bahçeli’nin değerlendirmesi ise bu metnin Türkiye açısından nasıl okunduğunu ortaya koymaktadır.
Bu tabloyu görmezden gelmek, yarın Türkiye’de yaşanabilecek gelişmeleri anlamamak anlamına gelir.
Ankara’ya biçilen gömlek, bugün Suriye’de prova ediliyor.
Şam’da atılan her adım, yarın Ankara’da bir siyaset başlığına dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Bugün Şam’da normalleştirilen her adım, yarın Ankara’da “kaçınılmaz” diye sunulacak bir siyasal tercihin habercisidir.
18 Ocak 2026
Ahmet Orhan