
Genel olarak yolsuzluk ve özelde belediyelerdeki her türlü rüşvet, irtikâp, iltimas ve zimmet gibi olayları kapsayan yolsuzluk üzerine bugüne kadar birçok yazı kaleme aldım.
Siyasetçi olarak her konuşmamda bu konuya mutlaka bir bölüm ayırmış bir insanım.
AKP iktidarının halkımıza en önemli vaadi yolsuzluğu yok etmekti; bu da herkesin malumudur.
Yalnızca bizler değil, tüm Türk milletinin az ya da çok bu konuyla ilgili olduğu da su götürmez bir gerçektir.
Tüm bu gerçekliğe rağmen YOLSUZLUK, Türkiye gündeminin en üst sıralarından bir sıra bile aşağıya düşmemiştir.
Ne olduysa, günün birinde iktidar (19 Mart 2025 tarihinde) yolsuzlukla mücadeleye yepyeni bir boyut kattı!
CHP’li belediyeler üzerinde geniş kapsamlı soruşturmalar başlatıldı.
Oysa 20 yılı aşkın süredir belediyelerin büyük bölümü başta AKP olmak üzere birçok parti tarafından yönetilirken, yolsuzluk iddiaları ayyuka çıkmış durumdaydı.
Sözü çok dağıtmadan esas konuma döneyim.
CHP büyük bir çıkış yaparak 1. parti konumuna gelince, özellikle CHP’li belediyelerde tutuklama ve yargılamalara başlanmış olması oldukça dikkat çekicidir.
Herkesin tartıştığı, farklı fikirlerin çarpıştığı bu konuya benim de dahil olmamın nedeni; İzmir eski Belediye Başkanı Tunç Soyer’in ve kendisiyle çalışmış olan çok sayıda bürokratın gözaltına alınmasıdır.
İlk anda soruşturmanın, CHP’nin belediyeleri kazanmak için DEM Parti ile hayata geçirdiği “Kent Uzlaşısı” nedeniyle terör bağlantılı olabileceği düşünülürken, bu adli olayın da tıpkı İstanbul örneğinde olduğu gibi kompleks bir nedene dayandığı anlaşılmaktadır.
Ne kadar yara almış olsa da adalete güvenmekten asla vazgeçemeyiz.
Ancak adaletin tercihleri konusunda halkımızın kafası karışık, vicdanı rahat değildir.
Eski Belediye Başkanı Soyer gözaltına alınırken; haklarında onlarca, hatta yüzlerce ciddi tespit ve ihbar olmasına rağmen, Ankara eski Belediye Başkanı Melih Gökçek ve MHP’li Cengiz Ergün hakkında benzer bir işlem yapılmamış olması halkımızı tedirgin etmekte, hukuka olan güveni zedelemektedir.
Klasik olarak belediyeler, demokrasinin vatandaşa en yakın kurumu olarak doğrudan hayatlarımıza temas eden yapılardır.
Belediye denince akla su, yol, temizlik, imar, sosyal destek gibi hizmetler gelir.
Ancak son yıllarda Türkiye’de belediyeler, kamu hizmeti üretmek yerine yandaş zenginleştirme araçlarına dönüşmüştür.
İhaleye fesat karıştırma, akraba kayırmacılığı, ihtiyaç dışı taşeronlaştırmalar, şirketleşme yoluyla denetimden kaçma gibi yöntemlerle halkın kaynakları sistemli biçimde yağmalanmaktadır.
Bu sessiz çöküşün ekonomimize verdiği zararı görmezden gelsek bile, devlet kurumlarına ve onu yönetenlere olan toplumsal güveni temelden yok etmesi başlı başına bir felakettir.
Bu konu son çeyrek yüzyıldır o kadar çok konuşuldu ki, artık uzun uzadıya açıklamaya gerek olmamakla birlikte yine de ana başlıklarla kayda geçirelim:
Yolsuzluk deyince ilk akla gelenler sırasıyla:
-
İhaleye fesat karıştırma: Şartnameler belirli şirketleri adres gösterecek şekilde düzenlenir.
İşi alacak şirket veya şahıs rakiplerini dahi çoğu zaman kendi belirler.
Böylece teklifler usulen alınır, iş önceden planlanan şirkete verilir. Kanuni şartlar hileyle yerine getirilmiş olur. -
Kadrolaşma: Liyakat değil, sadakat esastır. Belediye kadroları başkanın ailesi, yakın çevresi ya da siyasi destekçileriyle doldurulur.
-
Şirketleşme aracılığıyla denetimden kaçış: Belediyeye bağlı şirketler özel hukuk hükümlerine göre yönetildiği için Sayıştay denetiminden çıkarılır.
-
Sosyal yardımların yandaş kazanmak için araçsallaştırılması: Özellikle AKP tarafından “Sosyal Belediyecilik” adı altında etkinleştirilen yardımlar, ihtiyaç sahiplerine değil, oy potansiyeli yüksek kitlelere yönlendirilir.
Yukarıda belirttiğim kriterler üzerinden belediyelere baktığımızda karşımıza çıkan tablo, kapkaranlık bir resimden ibarettir.
İktidar hiç üzerine alınmasa da bu çürüme yalnızca bir siyasi partiye özgü değildir.
Türkiye’de sağcı, solcu, iktidar ya da muhalefet belediyesi fark etmeksizin benzer yolsuzluk örnekleriyle tüm belediyelerde karşılaşmak mümkündür.
Bir gerçeği artık anlamalıyız: Sorun bireylerde değil, sistemin denetimsizliğinde ve hesap verme mekanizmalarının eksikliğinde yatıyor.
Hangi partiden olursa olsun, kamu kaynaklarına erişenlerin önemli bir kısmı bu kaynakları kişisel veya siyasi menfaat için kullanmakta bir beis görmemektedir.
Bu yüzden yolsuzlukla mücadele, yalnızca “karşı partiye operasyon” düzeyinde kaldığında etkisizleşmektedir.
Son dönemde özellikle bazı CHP’li belediyelere yönelik yolsuzluk operasyonları dikkat çekici bir yoğunlukla yürütülmektedir.
Eğer usulsüzlük varsa, elbette üzerine gidilmelidir.
Ancak halkın vicdanını yaralayan mesele; benzer, hatta çok daha ciddi iddiaların iktidar partisine mensup birçok belediyede de dile getirilmesine rağmen, bu belediyelere yönelik herhangi bir adli veya idari işlem yapılmamasıdır.
Adaletin eli sadece muhalefete uzanıyorsa, bu durum artık hukuki değil, siyasi bir operasyon olarak algılanır.
Bu da kamu vicdanında derin bir yara açmakta ve devletin tarafsızlığına olan inancı zedelemektedir.
Yolsuzlukla mücadele inandırıcı olmak zorundadır; aksi hâlde “adalet” değil, “intikam” algısı doğar.
Yolsuzluk kader değildir.
Bu çürümüş düzenin karşısında hâlâ çözüm yolları vardır.
Daha iyi anlaşılması için başlıklarla sıralayalım:
-
Şeffaflık: Belediye harcamaları, tüm vatandaşlara açık dijital platformlarla anlık izlenebilir olmalıdır.
-
Sivil denetim: Belediye meclislerinin, belediyelerle iş ilişkisi kurmak durumunda olan meslek erbapları yerine; işleyiş hakkında kendini yetiştirmiş, bağımsız bireylerden oluşması denetimin fonksiyonel hâle getirilmesine katkı sağlar.
Şimdiki gibi özellikle hizmet müteahhitlerinin ve yapsatçıların öne çıktığı meclislerin, denetim yapmayı bırakın, yolsuzlukların odağı haline gelmesi sıradandır. -
Bağımsız denetim: Sayıştay gibi kurumlar tam yetkiyle ve siyasi baskılardan uzak biçimde çalıştırılmalıdır.
-
Siyasi partilerin iç denetimi: Partiler, belediye başkanlarını sadece seçim kazandırma potansiyeliyle değil, etik ve mali sicilleriyle değerlendirmelidir.
Türkiye’de belediyecilik yeniden tanımlanmalıdır.
Beton projelerle övünen, afişlerle reklam yapan, yandaş zenginleştiren değil; hesap veren, şeffaf ve adil bir belediyecilik anlayışına ihtiyaç vardır.
Temiz belediyecilik bir hayal değil.
Ama bu hayalin gerçeğe dönüşmesi için siyasi irade, toplumsal talep ve vicdani cesaret gereklidir.
Devletin ve hukukun denetimi artarken, halkın da küçük menfaatler yerine toplumsal yararı öne aldığı gün aydınlık bir gelecek kurulacaktır.
Belediyeler, halkın hizmetine tahsis edilmiş kurumlar olmalıdır.
Aksi hâlde her yolsuzluk, yalnızca bir maddi kaybı değil; aynı zamanda toplumsal çürümenin bir işareti olacaktır.
03 Temmuz 2025
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 03 Temmuz 2025, 12:34