
Kurultay, sadece son genel başkana verilen güvenoyuyla değil; partinin kime emanet edildiği, nasıl bir yola girdiği ve bundan sonra hangi siyasi çizginin baskın çıkacağı tartışmalarının da merkezine oturdu. Salon içi ve dışındaki sert açıklamalar, iddialar ve kulisler, bu kurultayı CHP tarihinin en tartışmalı dönemeçlerinden biri haline getirdi.
Kurultay öncesi, eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun iktidara yakın Sabah Gazetesi’ne verdiği beyanat, tansiyonu daha da artırdı. Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve arkadaşlarına yönelik soruşturma süreçlerini işaret ederek CHP’nin arınması gerektiğini, “müteahhitlere teslim olmuş bir parti olamayacağını” söyledi. Bu ağır iddiasını da 4 bin sayfalık bir iddianameye dayandırdığını belirtti.
Hem kullanılan dilin sertliği hem de bu sözlerin zamanlaması dikkat çekici. Kurultay öncesinde yapılan bu çıkış, bir yandan “gecikmiş bir vicdan muhasebesi” olarak yorumlanırken, diğer yandan kurultay dengelerini etkilemekten öte Türk seçmenine dönük siyasi bir hamle olarak da değerlendiriliyor. Türkiye’de parti içi mücadeleler çoğu zaman “arınma” ve “temiz siyaset” söylemleri üzerinden yürütülmüyor mu zaten?
Bu tablonun merkezinde ise şüphesiz CHP Genel Başkanı Özgür Özel ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu arasındaki ilişki duruyor. Özel’in tüm iddialara rağmen İmamoğlu ile yakın çizgisini koruması, parti içinde ve kamuoyunda farklı yorumlara neden oluyor. Bir kesim, Özel’i İmamoğlu’nun gölgesinde “emanetçi genel başkan” olarak görüyor; diğer bir kesim ise İstanbul’un ve İmamoğlu’nun doğal etkisini vurgulayarak bunun “vesayet değil, zorunlu ortaklık” olduğunu savunuyor.
Bugün CHP koridorlarında dolaşan asıl soru tam da burada şekilleniyor: “Parti gerçekten Özgür Özel’e mi emanet, yoksa fiilen Ekrem İmamoğlu’na mı teslim?”
Kurultay sürecinde dikkat çeken bir başka nokta, Kılıçdaroğlu’nun işaret ettiği iddianamede adı geçen bazı isimlerin hâlâ televizyon ekranlarında ve parti içinde “CHP’nin yüzü” gibi ön planda olmaya devam etmesi. Bir yandan “CHP arınmalı” denilirken, diğer yandan bu isimlerin parti adına konuşmayı sürdürmesi, seçmenin zihninde ciddi bir çelişki yaratıyor.
Ne yazık ki bu tablo, güven duygusunu tahkim etmek yerine zedeliyor; seçmeni, iktidarın kimliği değişse de düzenin değişmeyeceği fikrine sürüklüyor.
Tüm bu tartışmalara rağmen CHP’de büyük bir dağılmanın ya da istifa dalgasının yaşanmaması ise dikkat çekici. Bu sessizliğin bir ucunda derin bir iktidar özlemi, diğer ucunda ise Türkiye’de yolsuzluk ve çıkar ilişkilerine giderek alışan bir toplum psikolojisi yatıyor olabilir mi?
Sosyal medyada trol hesapların ve algı operasyonlarının baskısı altında, haklı eleştiri yapmak isteyenlerin kendini yalnız ve etkisiz hissetmesi de bu sessizliği besleyen bir başka faktör.
Sonuçta CHP’nin 39. Kurultayı şu soruyla tarihe geçmeye aday: Bu kurultay, CHP’nin gerçekten arınmaya yöneldiği bir dönüm noktası mı olacak; yoksa Türkiye’deki büyük alışmanın, yolsuzluk ve çıkar ilişkilerine duyarsızlığın CHP’ye de sirayet ettiği bir eşik olarak mı anılacak?
Bu sorunun cevabını ne televizyon tartışmaları verecek ne de trol hesapların gürültüsü. Asıl hükmü, her zaman olduğu gibi sandık söyleyecek. Ya CHP, şeffaf ve hesap verebilir bir çizgiyi tercih ederek toplumun güvenini tazeleyecek; ya da “yeter ki iktidara gelelim” diyerek pek çok şeyi halının altına süpürmenin riskini alacak.
Hangisinin seçileceğini ise günübirlik demeçler değil, sandığın soğukkanlı hakemliği gösterecek.
02 Aralık 2025
Ahmet Orhan