Dün isyan edeni paşa yapan anlayış, bugün terörün merkezindeki bir ismi “muhatap” hâline getiriyorsa; ortada çözüm değil, devlet refleksinde ciddi bir kırılma vardır.
Türkiye’nin siyasi gündemi, Devlet Bahçeli’nin Abdullah Öcalan üzerinden yaptığı “Meclis’te konuşma” ve “barış süreci koordinatörlüğü” verilerek zımni muhataplık çağrısıyla yeni ve son derece tartışmalı bir eşiğe taşınmıştır.
Bu çıkış, ilk bakışta PKK terörünü tasfiye etmeye yönelik “radikal bir devlet aklı” hamlesi gibi sunulabilir. Ancak biraz yakından bakıldığında bunun, bir çözüm stratejisinden çok devletin kendi temel kabullerini tartışmaya açan riskli bir yönelim olduğu görülmektedir.
Çünkü burada tartışılan şey bir yöntem değil, meşruiyetin kimlere verileceğidir.
Türkiye bu tartışmayı yürütürken, meselenin yalnızca silahların susması olmadığı unutulmamalıdır. Asıl mesele, devletin üniter, millî, laik ve sosyal bir hukuk devleti olma vasfını hangi sınırlar içinde koruyacağıdır.
TARİHİN GÖSTERDİĞİ GERÇEK
Osmanlı İmparatorluğu’nun zayıflama dönemlerinde başvurduğu yöntemlerden biri açıktır:
Bastırılamayan isyanları, isyancıyı sisteme dâhil ederek kontrol altına almak.
Bu yaklaşımın dikkat çekici örnekleri şunlardır:
- Karayazıcı Abdülhalim: Celali İsyanları sırasında devletle pazarlık yapmış, kendisine sancak beyliği verilmiş; ancak bu “entegrasyon” kalıcı olmamış ve yeniden isyan etmiştir.
- Canbulatoğlu Ali Paşa: Gücü karşısında uzlaşma yoluna gidilmiş, kendisine valilik verilmiş; bu da yerel güç odaklarının resmen tanınması anlamına gelmiştir.
- Kavalalı Mehmed Ali Paşa: Başlangıçta sistem içinde yükselmiş; ancak ulaştığı güçle merkezi otoriteyi tehdit eden bir aktöre dönüşmüştür.
- Tepedelenli Ali Paşa: Devletin verdiği meşruiyeti, kendi bölgesinde fiilî bir hâkimiyet kurmak için kullanmıştır.
Bu örneklerin ortak noktası nettir:
Devletin verdiği unvan, zamanla devlet otoritesini aşındıran bir araca dönüşmüştür.
BUGÜN: AYNI REFLEKS, YENİ AD
Bugün “barış süreci koordinatörlüğü” gibi bir rolün tartışılması, tarihsel olarak “isyancıya makam verme” anlayışının güncel bir versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ancak bu yaklaşımın doğuracağı riskler açıktır:
Otorite Paradoksu
Devlet, yıllardır “terörist” olarak tanımladığı bir figürü muhatap hâline getirirse, kendi hukuk düzeninin mutlaklığına gölge düşürür.
Özendirme Riski
Silahlı mücadele yürüten yapıların süreç sonunda “statü” elde ettiği algısı oluşursa, bu durum benzer tehditleri teşvik eden bir zemin yaratır.
Adalet Duygusunun Zedelenmesi
Şehit ailelerinin, gazilerin ve toplumun geniş kesimlerinin adalet beklentisi ile bu tür bir yaklaşım arasındaki mesafe derinleşir. Bu da toplumsal barışı güçlendirmek yerine zayıflatır.
SONUÇ: TARİHİN UYARISI
Osmanlı’da isyancıyı sisteme dâhil ederek çözüm aramak, kısa vadede sonuç üretmiş gibi görünse de uzun vadede merkezi otoritenin çözülmesine zemin hazırlamıştır.
Bugün benzer bir yaklaşımın farklı bir ad altında yeniden gündeme gelmesi, çözümden çok tarihsel bir hatanın tekrar edilmesi riskini taşımaktadır.
Terörsüz bir Türkiye hedefi elbette tartışmasızdır.
Ancak bu hedef, terörün merkezindeki aktörleri meşrulaştırarak değil; devletin hukukunu, otoritesini ve meşruiyet sınırlarını net biçimde koruyarak gerçekleştirilebilir.
Aksi hâlde atılan her adım, çözüm üretmek yerine devletin temelinden eksilen yeni bir tuğla olacaktır.
07 Mayıs 2026
Ahmet Orhan
