
Bir şehrin geçmişi yalnızca kitaplarda ve arşivlerde değil; sokaklarında, meydanlarında, okullarında ve insanlarının hafızasında yaşar. Bir binayı yıkmak, bazen yalnızca bir binayı ortadan kaldırmak değildir. Şehrin geçmişiyle bugün arasındaki bir bağı da koparmaktır.
Yaşadığımız şehirde Hasan Ferdi Anadolu Endüstri Meslek Lisesinin ana binasının deprem riski taşıdığı gerekçesiyle yıkılması ve öğrencilerin geleceğinin nasıl şekilleneceği konusunda ciddi tartışmalar yaşanıyor.
Elbette deprem güvenliği tartışma konusu yapılamaz.
Çocuklarımızın ve eğitimcilerimizin can güvenliği her şeyin üzerindedir.
Ancak tam da bu nedenle sorulması gereken soru şudur:
Risk taşıyan her eski yapı mutlaka yıkılmalı mıdır?
Yoksa güçlendirme, bilimsel ve teknik açıdan mümkünse, bu seçenek de sonuna kadar değerlendirilmelidir?
Çünkü söz konusu olan sıradan bir yapı değildir.
BİR OKULDAN FAZLASI
Bu okul, önemli bir sanayi kenti olan şehrimizin insanlarına yıllarca eğitim vermiş, yetiştirdiği öğrencilerle ülke ekonomisine ve kamu hayatına katkıda bulunmuş bir eğitim kurumudur.
Onun hikâyesi yalnızca dersliklerden ibaret değildir.
Bayram törenleri vardır.
Spor karşılaşmaları vardır.
Mezuniyetler vardır.
İlk mesleki heyecanlarını orada yaşayan gençler vardır.
Hayatlarının önemli bir bölümünü o okulda geçiren öğretmenler vardır.
Yıllar sonra okulun kapısından geçtiğinde kendi gençliğini hatırlayan binlerce eski öğrenci vardır.
Dolayısıyla tartıştığımız şey yalnızca beton, kolon, kiriş ve metrekare değildir.
Biriktirilmiş bir şehir hafızasından söz ediyoruz.
Teknik olarak mümkünse, depreme karşı güçlendirme seçeneğinin bütün yönleriyle araştırılmasını istemek bu nedenle geçmişe takılıp kalmak değildir.
Tam tersine, geçmişi korurken geleceği güvence altına alma arayışıdır.
ŞEHİRLERİN DE BİR HAFIZASI VARDIR
Şehirleri yalnızca yolları, meydanları ve yeni yapılan binalarıyla değerlendiremeyiz.
Her şehrin kendine özgü bir hafızası vardır.
O hafızayı bazen bir tarihî yapı, bazen bir okul, bazen eski bir fabrika, bazen bir meydan, bazen de sıradan insanların hayatlarının geçtiği bir bina taşır.
İnsanlar yaşadıkları şehirle yalnızca adres üzerinden bağ kurmazlar.
Hatıraları üzerinden bağ kurarlar.
Bu nedenle dünyadaki gelişmiş şehirlerin önemli bir bölümü eski yapıları korumaya özel önem verir. Çünkü şehir kültürü, geçmiş ile gelecek arasında kurulan bir köprüdür.
Biz ise çoğu zaman eski olanı “eski” olduğu için değersiz, yeni olanı da “yeni” olduğu için değerli kabul etme kolaycılığına kaçıyoruz.
Oysa bir binanın yaşı onun değerini azaltmaz.
Bazen tam tersine, ona değer kazandıran şey taşıdığı zamandır.
YIKILAN HER BİNA YERİNE KONULAMAZ
Ege’nin birçok yerleşim birimi, Yunan işgali döneminde büyük yıkımlar yaşamıştır. Yangınlar ve savaşlar nedeniyle geçmişten bugüne ulaşabilen yapıların sayısı oldukça azalmıştır.
Bugün ayakta kalan bu yapılar yalnızca mimari eser değildir.
Onlar aynı zamanda tarihin tanıklarıdır.
Bir şehrin yaşadığı acıları, mücadeleyi ve yeniden ayağa kalkışını bugüne taşırlar.
Bu nedenle geçmişten kalan az sayıdaki yapının korunması yalnızca nostaljik bir tercih değildir.
Tarih bilincinin gereğidir.
Aynı yaklaşım erken ve orta Cumhuriyet döneminden kalan yapılar için de geçerlidir.
Cumhuriyet’in ilk yıllarına, kalkınma hamlesine, eğitim seferberliğine ve sanayileşme çabasına tanıklık etmiş yapılar da geleceğe aktarılması gereken birer şehir mirasıdır.
Çünkü bir gün o yapılar ortadan kalktığında, onların yerine ne kadar güzel ve modern binalar yapılırsa yapılsın, kaybolan tarih geri getirilemez.
“DEVLET NE DİYORSA O” DEMOKRASİ DEĞİLDİR
Bu tartışmada beni asıl düşündüren başka bir yaklaşım daha var.
Toplumun her itirazını muhalefet olarak gören ve “Devlet ne diyorsa o olmalıdır” anlayışıyla hareket edenler çıkabiliyor.
Oysa demokratik toplumlarda devletin kararları tartışılmaz değildir.
Tam tersine, kamu yararını ilgilendiren her karar bilimsel, hukuki ve toplumsal ölçütlerle sorgulanabilir.
Devlet hata yapmaz diye bir kural yoktur.
Devletin görevi, vatandaşın makul taleplerini dinlemek ve kamu yararını en doğru biçimde gerçekleştirmektir.
Bir okulun depreme dayanıklı hâle getirilmesi mümkünse, güçlendirme seçeneğinin araştırılmasını istemek devlete karşı çıkmak değildir.
Devlete karşı çıkmakla, devletten daha iyi bir çözüm istemek birbirinden tamamen farklıdır.
KAMU YÖNETİMİNİN SORUMLULUĞU
Burada merkezi yönetimin ve yerel yönetimlerin sorumluluklarına da dikkat çekmek gerekir.
Hükümetin mülkiyetinde veya kullanımında bulunan tarihî ve toplumsal değere sahip yapıların korunması devletin sorumluluğundadır.
Belediyelerin yetki alanındaki yapılar için de gerekli hukuki ve idari düzenlemeler yapılmalı; bu yapılar korunarak halkın kullanımına sunulmalıdır.
Çünkü kentlilik bilinci yalnızca vatandaşın şehrini sevmesiyle oluşmaz.
Şehri yönetenlerin de şehrin geçmişine sahip çıkması gerekir.
Bir şehri yönetmek, yalnızca yeni yollar yapmak, yeni binalar inşa etmek değildir.
Şehri yönetmek;
geçmişi tanımak,
bugünü korumak
ve geleceğe sağlıklı bir şehir bırakmaktır.
YIKMAK EN KOLAY ÇÖZÜMDÜR
Elbette bilim insanları bir yapının güçlendirilmesinin mümkün olmadığını ortaya koyuyorsa, can güvenliğini hiçbir tarihî veya duygusal değer tartışmasının önüne geçirmemek gerekir.
Fakat kararın başlangıç noktası “yıkalım” değil, “koruyarak güvenli hâle getirebilir miyiz?” sorusu olmalıdır.
Çünkü yıkmak çoğu zaman en kolay çözümdür.
Asıl maharet, mümkün olanı koruyarak geleceğe taşımaktır.
Bugün endüstri meslek lisesinin ana binası üzerinden yaşanan tartışma, aslında bütün şehirlerimiz için önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Bir şehrin geçmişini ne kadar koruyabiliyoruz?
Yeni binalar yapacağız.
Yeni yollar açacağız.
Yeni meydanlar oluşturacağız.
Ama geçmişten kalanları da koruyabilecek miyiz?
Çünkü şehirler yalnızca insanların yaşadığı yerler değildir.
Şehirler, insanların hatıralarının da yaşadığı yerlerdir.
Ve bir şehir, hafızasını yıkarak modernleşemez.
Hafızasını koruyarak geleceğe yürüyebilen şehir, gerçekten gelişmiş şehirdir.
10 Eylül 2026
Ahmet Orhan