
“Düşmanına benzediğin zaman savaşmanın anlamı kalmaz”. A.İzzetbegoviç
Şükürler olsun ki güzel ülkemiz, siyasetçilerin ortamı geren kutuplaştırıcı, ötekileştirici propaganda diline rağmen önemli bir seçimi dünyaya örnek olarak yapmayı başarıyla tamamlamıştır.
Öncelikle gerek milletvekillerini gerekse yeniden Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ı tebrik ediyor, neticenin Türkiye için hayırlara vesile olmasını niyaz ediyorum.
Seçim sonuçlarına dair değerlendirmelerimi bir süre sonraya bırakmak üzere 1. Bölümünü dikkatlerinize sunduğum yazıma devam ediyorum.
Ömrünü ülkücü hareket içinde mücadele ile geçirmiş biri olarak gelinen noktayı evrim ve mutasyon ile yorumlamamı acımasızca bir değerlendirme olarak görenler yanılıyor.
Çünkü rahatlıkla söyleyebilirim ki ortalıkta görünen birçokları ülkücü değil, bunlar başka bir şey...
Rahmetli Başbuğ’un öğretisinden nasiplenmemiş zamana göre görüş ve duruş değiştiren kişilerdir.
Aliya İzzetbegoviç’in çok beğendiğim bir sözü var; “Düşmanına benzediğin zaman savaşmanın anlamı kalmaz”.
Sert eleştiriler yazdığım için ben mi acımasızım yoksa binlerce şehit veren bu hareketi pazarlayanlar mı?
Şimdi ben bu eski dava arkadaşlarıma desem ki “al şu kâğıt kalemi rahmetli Mustafa Pehlivanoğlu’na bir mektup yaz veya Selçuk Duracık’a”...
Ne yazabilirler?
Kardeşim, kusura bakma ben artık seni şehit edenlerle beraber hareket ediyorum...
Veya
Milletvekili olabilmem için onlara destek olmak zorundayım, diye yazabilirler mi?
Max Weber, sosyal organizasyonlar büyüdükçe içine menfaatçi ve art niyetlileri alır, diyor.
Bu önermenin tersinden doğruluğu da değerlendirilmiştir. Yani bir sosyal organizasyonun büyüyebilmesi için menfaatçileri de içine alması gerekir.
Önemli olan karar mekanizmasını bunlardan koruyarak büyümeyi akılcı ve kontrollü yönetebilmektir.
Maalesef biz Türk Milliyetçileri bu süreci sağlıklı yürütemedik.
Ülkücüyle kaybetme riskini göze alamadık...
Popüler isimlerle seçim kazanmayı tercih ettik.
Ülkücüyü popüler yapmak alternatifini hiç çalışmadık. Sonuç olarak seçim kazanılmış olsa bile kazanan çoğu kez ülkücü hareket olmadı.
Üstelik karar mekanizmasında çok önemli pozisyonlar bunlara kaptırıldı.
Böylece derin tahribatlar ve yıkımlar yaşandı.
O kadar tavizler verildi ki ülkücüler kendi evlerinde üvey evlat muamelesi görür oldu.
Bu durumu içine sindiremeyen birçok dava adamı kendilerine yeni yurtlar aramak zorunda kaldı.
Geride kalanlar ise sessizce ve hiç tepki göstermeden izlemeyi tercih etti.
Kendi içinde bu sancılı değişimi yaşarken dışa dönük yüzüyle millete kendini doğru bir şekilde tanıtmak doğal olarak hiç mümkün olmadı.
Öyle ya, kimin anlattığı doğruydu?
Sonradan dahil olan popüler isimlerin mi yoksa gerçek ülkücülerin mi?
Yaşanan problem sadece bu da değildi.
Diğer siyasi partiler milliyetçi oyları çekebilmek için ülkücüleri kullanmaktan hiç çekinmediler.
Düşünebiliyor musunuz, bugün gelinen nokta itibariyle 80 öncesi bir çok ülkücüyü şehit edenlerle beraber siyaset yapan veya yapmak zorunda kalan ülkücüler var.
Çok karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım ama tam aksine çok umutlu olduğumu da ifade etmem gerekiyor. Çünkü yaşanan genel seçimler gösteriyor ki Milletimiz ülkücü hareketi ayağa kaldırmaya kararlı.
Yeter ki öze yani öz kimliğine geri dönüşü başlatsın ve kendisiyle kucaklaşabilsin.
Aslında yaşanan süreci Erdoğan’ın iktidar serüveni ile kıyaslayarak puanlamak pek doğru olmaz.
Çünkü arada çok ciddi konjonktürel fark var.
O dönemi yaşayanlar bilir; belediye başkanlığı elinden alınarak hapse atılmış bir mağdur yepyeni bir parti kuruyor...
Ekonomik kriz hat safhada...
Merkez sağın iki lideri Çiller ve Mesut Yılmaz’ın bitmek bilmeyen kavgaları yanında vatandaşa umut veren başka kimse kalmamış.
Tek umut tek alternatif var o da Erdoğan...!
Ülkücü hareket hiç böyle bir ortam yakalama şansı bulamadı dersek yanlış olur.
Ecevit’in koalisyon döneminde DSP’nin parçalanma sürecinde MHP önderliğinde hükümetin devamı mümkünken bu imkanın nasıl ziyan edildiğini unutmamak gerekir...
Peki Erdoğan’ın bu muazzam başarısını sadece şans faktörüne bağlamak doğru mu?
Kesinlikle değil.
Erdoğan oyunu kurallarına göre oynadı ve hiç taviz vermedi.
Hep milli görüşten gelen dava arkadaşlarını tercih etti. Örneğin en yakın arkadaşlarından Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı yaptı.
Ya Ülkücüler?
Biz ise Ahmet Necdet Sezer’i önerdik ve kabul ettirdik.
Üstüne üstlük bunu yapmakla övündük.
AKP hükümetleri döneminde gerek bakanlıklarda, gerek parti teşkilatlarında ve üst düzey bürokraside her zaman milli görüşçülerin hakimiyetine şahit olduk.
Biz ise ülkücüleri hep uzak tuttuk...
Sonuç ortada, bugünlere böyle geldik.
İçinde bulunduğumuz bütün olumsuzluklara ve karamsar tabloya rağmen çok umutlu olduğumu ifade etmiştim. Tabii ki bu kendiliğinden gelişmeyecek, öngördüğüm şartlar muhakkak var.
Her şeyden önce aidiyet ve kardeşlik şuuru tekrar canlandırılmalı ve eski günlere geri dönülmelidir.
Ülkücü ideali merkezde tutan ve bu hususta tavizsiz tavır geliştiren ruh hali tekrar kazanılmalıdır.
Not: Devamı gelecek.
31 Mayıs 2023
Ahmet Orhan
Güncelleme Tarihi: 31 Mayıs 2023, 14:54
Sizce ülkücü hareket yaşananlardan ders aldı mı.?