İç Cephe Sözle Değil, Adaletle Güçlenir

Dünyanın hemen her köşesinde etnik kökenli gerilimlerin ve toplumsal zorbalıkların arttığı bir dönemden geçiyoruz. Ancak bu çatışmaların önemli bir bölümü, çoğu zaman iddia edildiği gibi kimlik farklılıklarından değil; ülkelerin sahip olduğu yeraltı ve yerüstü zenginlikler üzerinde yürütülen küresel çıkar mücadelelerinden kaynaklanmaktadır. Enerji kaynakları, madenler, stratejik geçiş yolları ve jeopolitik konum, birçok ülkeyi büyük güçlerin hedefi hâline getirmektedir.
Yakın tarih, bu gerçeğin sayısız örneğiyle doludur. Irak’ta “kitle imha silahları” bahanesiyle başlatılan müdahalenin ülkeyi nasıl bir kaosa sürüklediği hâlâ hafızalardadır. Libya’da Kaddafi yönetimi, uluslararası meşruiyet söylemleri eşliğinde devrilmiş; ülke bugün hâlâ istikrarsızlık içinde savrulmaktadır. Suriye’de yaşananlar ise yalnızca bir iç savaş değil, bölgesel ve küresel güçlerin hesaplaşma alanıdır.
Bugün benzer bir tablo Venezuela’da yaşanmaktadır. Dünyanın en büyük petrol rezervlerinden birine sahip olan bu ülkede, iktidarın küresel taleplere direnç göstermesi ağır ekonomik yaptırımlarla karşılık bulmuştur. Uygulanan ambargolar, doğrudan halkın günlük yaşamını hedef almış; temel gıda ve ilaçlara erişim zorlaşmış, geniş halk kitleleri hızla yoksullaşmıştır. Ekonomik yaptırımlar, bir ülkeyi yönetilemez hâle getirmenin ve toplumsal huzursuzluğu artırmanın en etkili araçlarından biri olarak kullanılmaktadır.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Ekonomik baskılar yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmaz, aynı zamanda toplumsal bütünlüğü de zedeler. Yoksullaşan toplumlarda adalet duygusu aşınır, devlete olan güven sarsılır ve iç cephe zayıflar. Venezuela örneği, iç birliği güçlü olmayan ülkelerin dış müdahalelere ne denli açık hâle geldiğini açıkça göstermektedir.
Türkiye açısından bakıldığında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dile getirdiği “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemi bu nedenle kavramsal olarak yerindedir. Ancak iç cephe, yalnızca güvenlik politikalarıyla ya da söylem düzeyinde güçlendirilemez.
“Biz yönetelim, siz her yapılana razı olun; verdiğimizle yetinin, karşılığında arkamızda sıralanın” demekle bu hiç olmaz.
Gerçek birlik; adaletle, hukukla ve toplumsal refahla mümkündür.
Bugün Türkiye’de kişi başına düşen millî gelirin 18 bin dolar seviyesine ulaştığı ifade edilirken, milyonlarca insanın hâlâ açlık sınırının altında yaşaması ciddi bir çelişkidir. Sayıları 16,5 milyonu bulan emeklilerin büyük bir kısmı en düşük maaşlarla hayatta kalmaya çalışmaktadır. Yeni yıl zammı ise hayal kırıklığının devam ettiğini ilan etmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Bir yanda hızla zenginleşen dar bir kesim, diğer yanda her geçen gün daha da yoksullaşan geniş halk kitleleri vardır. Bu tablo, millî birliğin önündeki en büyük engellerden biridir.
Vahşi kapitalizmin yalnızca kârı esas alan anlayışını dengeleyecek olan mekanizma sosyal devlettir. Ancak sosyal devlet anlayışı, yoksullara geçici yardımlar dağıtmakla sınırlı tutulamaz. İnsanların onurlu bir yaşam sürebileceği kalıcı gelir politikaları hayata geçirilmeden iç cephenin güçlendirilmesi mümkün değildir.
Aksi hâlde Türkiye, tıpkı Irak, Suriye ve bugün İran’da görülen kırılganlıklar gibi, dış müdahalelere açık bir toplumsal zemine sürüklenebilir. Tarih, adaleti ihmal eden devletlerin nasıl savrulduğunun sayısız örneğiyle doludur.
Bu nedenle ülkeyi yönetenler, yalnızca kendi çevrelerini zenginleştirmekten vazgeçmeli; halkın tamamına adaletle yaklaşmalıdır. Ancak mevcut tablo göstermektedir ki, aynı kadrolarla bu dönüşümün gerçekleşmesi mümkün değildir. Türkiye’nin yeni bir yönetim anlayışına, yeni bir siyasal dile ve yeni aktörlere ihtiyacı vardır.
Ülkeyi yönetenlerin bu millete yapabileceği en büyük iyilik, demokratik yollarla yeni iktidarların seçilebilmesinin önünü açmaktır. Gerçek millî birlik ancak bu zeminde güçlenebilir.
6 Ocak 2025
Ahmet Orhan
