İRAN AYNASINDAKİ TÜRKİYE

İRAN AYNASINDAKİ TÜRKİYE

Bu günlerde İran’da yaşanan olaylar nedeniyle, ülkenin tarihsel geçmişini, sosyal ve ekonomik boyutlarını ele alan pek çok değerlendirme okuyor, dinliyor ve izliyoruz. Ben, olayın o tarafına mümkün olduğunca az girerek; yaşananları Türkiye benzerlikleri, olası Türkiye yansımaları, içinde bulunduğumuz coğrafya ve dünya açısından değerlendirmeye çalışacağım.

İran’da yaşanan gelişmeler yalnızca bir rejim krizinin değil, uzun yıllar boyunca biriktirilmiş ekonomik adaletsizliğin ve halktan kopuşun açık bir sonucudur. Bu tabloyu sadece İran’a özgü bir iç mesele olarak görmek, benzer hataları yapan ülkeler açısından ciddi bir körlük olur. İran bugün, ekonomiyi ihmal eden her siyasal yapının nasıl sarsıldığını gösteren canlı bir laboratuvar hâline gelmiştir.

Yakın geçmişe kadar Türkiye’de yapılan kamuoyu araştırmalarında ekonomi, toplumun öncelikleri arasında alt sıralarda yer alıyordu. Güvenlik, kimlik ve dış politika başlıkları gündemi belirliyordu. Ancak hayat pahalılığı derinleştikçe bu tablo kökten değişti. Bugün ekonomi, ezici bir farkla birinci sıradadır. Bu değişim, yalnızca rakamların değil, toplumsal sabrın da tükendiğini göstermektedir.

En temel sorun şudur: Yüksek enflasyona neden olanlarla, enflasyonun faturasını ödeyenler aynı kişiler değildir. Kaynakları plansız kullananlar, hesap kitap yapmadan erken emeklilik gibi popülist kararlar alanlar, liyakat yerine sadakati esas alanlar ve yandaş kayırmacılığını normalleştirenler; bugün yaşanan ekonomik ve toplumsal açmazın başlıca sorumlularıdır. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda derin bir adalet krizidir.

İran örneği bu noktada son derece öğreticidir. Yarım asır önce Humeyni’nin İran’a dönüşüyle başlayan süreç, ideolojik önceliklerin halkın refahının önüne geçmesine yol açmıştır. Doktrin ihracı, vekâlet savaşları ve dış politika maceraları ülkenin sınırlı kaynaklarını tüketmiş; bedelini ise sıradan İranlılar ödemiştir. Bir noktadan sonra ideoloji, boş tencerenin sesini bastıramamıştır.

Masum protestoların zamanla kanlı ayaklanmalara dönüşmesi tesadüf değildir. Devlet, halkın refahını sağlayamadığı anda meşruiyetini de hızla kaybeder. Güvenlikçi refleksler, ekonomik adaletsizliği ve “duyulmama” hissini ortadan kaldıramaz. Bugün sahadan Hizbullah çekilmiş olabilir; ancak İran halkı yokluk ve yoksulluğa mahkûm edilmiştir. Bu koşullar altında İran rejiminin uzun süre ayakta kalması zor görünmektedir. Yabancı başkentlerin teşvik ve desteğiyle ortaya çıkan bu tablo, bilinen merkezlerin arzu ettiği bir durumdur. Ortaya çıkacak en önemli sonuç ise uzun sürecek bölgesel istikrarsızlık ve keşmekeş olacaktır.

Türkiye açısından çıkarılması gereken ders açıktır. Gezi olayları döneminde oluşabilecek daha geniş bir toplumsal dalga, o günün şartlarında durdurulmuş olabilir. Ancak bugün yaşanan ekonomik adaletsizlikler, çok daha geniş ve farklı toplumsal kesimleri aynı zeminde buluşturma potansiyeline sahiptir. Toplumun haykırışını duymayanlar, sonunda halkın tepkisiyle yüzleşir. Devlet Bahçeli gibi siyasilerin İran süreciyle bu benzerliği fark etmiş olması tek başına yeterli değildir.

Tarih defalarca göstermiştir ki; ekonomik adalet sağlanmadan, özgürlük alanları genişletilmeden ve devlet-halk ilişkisi onarılmadan hiçbir siyasal yapı kalıcı olamaz. İran’da yaşananlar, bu gerçeğin en güncel örneğidir. Türkiye için asıl soru şudur: Bu ders zamanında alınacak mı, yoksa bedeli toplumun tamamına mı ödetilecektir? Dileğimiz, adil bir düzenin Türkiye’de bahanelere sığınılmadan bir an önce tesis edilmesi ve millî birliğin güçlendirilmesidir.

14 Ocak 2026 

Ahmet Orhan 

YORUM EKLE