Cumhurbaşkanı Erdoğan "Gençlere Eski Türkiye'yi Anlatın" dedi, "Anlattım"

Cumhurbaşkanı tarafından  bir çağrı yapıldı. 
Recep Tayyip Erdoğan, 65 yaş üstüne dönüp “Gençlere eski Türkiye’yi anlatın” dedi. 
Bu çağrı, ilk bakışta nostaljik bir hatırlatma gibi görünebilir. Ama aslında daha derin bir toplumsal soruyu tetikliyor:
 Bir toplum geçmişini nasıl hatırlar ve neden anlatmak ister?

Toplaşın  şöyle sevgili gençler, ey ahali, anlatıyorum.

Ben de o anlatılan kuşağın içinden gelen bir sesim. 60 yaşında devlet memuru emeklisi, devleti bilen gören yaşayan..Müzisyen olarak, toplumun içinde, kadınlı , erkekli, çocuklu, yaşlılı her ortamda nefes almış, herkesi yaptığı müzikle mutlu etmeye çalışan... Gazeteci ve radyocu olarak , topluma duyarlı, kamu adına halkın yanında yer almış, yanlışın karşısında dilini kırbaç, kalemini kılıç etmiş biri  olarak bu çağrıya cevap verecek özellikleri haizim sanırım..
Bu anlatacaklarım sadece kişisel hatıralar değil; bir dönemin sosyolojik panoramasıdır. Çünkü bireysel hafıza dediğimiz şey, aslında kolektif hafızanın küçük bir parçasıdır. Ve o parça, bugünün dağınık fotoğrafına bakınca daha da anlam kazanır.


Eski Türkiye anlatılırken sıkça yapılan bir hata var: Her şeyi romantize etmek. Hayır, o dönem güllük gülistanlık değildi. Yoksulluk vardı. Kuyruklar vardı, yokluklar vardı, ekonomik krizler vardı. Ama işin garip tarafı, bugünkü kadar yoksunluk hissi yoktu.

Çünkü sosyolojide önemli bir kavram vardır: Göreli yoksunluk. İnsan, mutlak fakirlikten çok başkasıyla arasındaki farktan etkilenir. O dönem herkes aşağı yukarı aynı yerdeydi. Zengin azdı, orta sınıf genişti. Ve en önemlisi, kimse kendini sistemin dışında hissetmiyordu.

Bugün ise mesele sadece para değil. İnsanlar, hayatın dışına itildiklerini düşünüyor.

Eskiden bakkala veresiye yazdırmak bir utanç değil, bir güven ilişkisiydi. Şimdi kredi kartı limitin dolduğunda sistem seni otomatik olarak “riskli” ilan ediyor. Yani insanın yerini algoritmalar aldı.

Güven gitti, yerine skor geldi.
Toplum dediğimiz şey, sadece bireylerin toplamı değildir. Onu ayakta tutan görünmez bir harç vardır: Güven.

Eskiden komşunun çocuğunun başını okşamak, ona yolda gördüğünde içinde gelerek bir sakız, bir horozlu şeker alsın diye harçlık vermek ve hatta öpmek doğal bir sevgi ifadesiydi. Şimdi aynı hareket şüpheyle karşılanıyor. Bu değişimi sadece “zaman kötüleşti” diye açıklamak kolaycılık olur. Bu, sosyolojide “toplumsal çözülme” dediğimiz sürecin bir sonucudur.
İnsanlar artık birbirine güvenmiyor çünkü sistem de güven vermiyor. Hukuka güven azaldıkça insanlar birbirine daha fazla şüpheyle yaklaşır. Devlet ile vatandaş arasındaki bağ zayıfladıkça, mahalle kültürü de çözülür.

Eskiden mahalle vardı.

Şimdi site var.

Eskiden kapı açıktı.

Şimdi kamera var.

Bu değişim sadece fiziksel değil; zihinsel bir dönüşüm.

Bugün öğretmen ile öğrenci arasındaki ilişkiye bakın. Tartışmalı, kırılgan ve çoğu zaman güvensiz. Oysa eskiden öğretmen sadece bilgi aktaran biri değildi; aynı zamanda ahlaki bir otoriteydi.Otorite korku Değil, saygı üretiyordu. Bu noktada bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek lazım. Eski dönemlerdeki otorite tamamen kusursuz değildi. Ama bugünkü gibi itibarsızlaştırılmış da değildi.
İnsanlar öğretmene, memura, hakime saygı duyuyordu çünkü o makamların bir ağırlığı vardı. Bugün ise makamlar var ama ağırlık tartışmalı.
Bir öğretmenin sınıfta sözünün geçmesi için artık sadece bilgisi yetmiyor; aynı zamanda psikolojik dayanıklılığı da gerekiyor. Bu da sistemin bireyin omuzlarına yüklediği ekstra bir yük.
Ekonomik veriler bize çok şey söyler ama her şeyi anlatmaz.  Bugün büyüme oranları, enflasyon rakamları tartışılıyor. Ama asıl mesele şu: İnsanlar kendini güvende hissediyor mu? Eskiden bir baba emekli olacağı zaman iki oda bir salon ev bakardı. Çünkü biliyordu ki eline geçen ikramiye bir düzen kurmaya yetecek. Bugün aynı soruyu soralım: Bir emekli, torununu dışarı çıkarırken rahat mı? İşte mesele burada. Ekonomi sadece cebindeki para değil, gelecek algısıdır. Ve bugün en büyük kriz, ekonomik değil; psikolojik. İnsanlar yarından emin değil.
Bir toplumun sağlığı, biraz da neye güldüğüyle ölçülür.
Eskiden Gırgır, Çarşaf, Fırt  gibi dergiler vardı. Siyasetçileri yerden yere vurur, kimse de “bu hakaret mi” diye tartışmazdı. Çünkü mizahın bir işlevi vardı: Toplumu rahatlatmak. Bugün ise mizah ya taraf olmak zorunda ya da susmak. Kara mizah, toplumun kendine ayna tutma biçimidir. Ama aynaya bakmak cesaret ister. Ve biz o cesareti yavaş yavaş kaybettik.

"Ahlak"yazılı değil, yaşanan bir kurumdu. Eskiden “ayıptır” diye bir kavram vardı. Bu kelime, hukuktan daha güçlüydü. Çünkü toplumsal baskı, bireyin davranışlarını düzenlerdi. Bugün ise ahlak, ya bireyselleşti, ya dinsel objelerle kamufle edildi, ya da politize oldu.

Bir komşunun evine et yemeği gönderilirdi, pişerken  “kokmuştur” diye.  Eskiden "göz hakkı" diye hukukta yer almayan bir tabir vardı. Eskiden hamile kadının canını çekmiştir, çocuk alırken veya pişirirken  gördü göz hakkı olur denilirdi, Mutlaka o şey ne ise paylaşılır veya ikram edilirdi. Şimdi sosyal medyada sofranın fotoğrafları, oturduğu kafede, meyhanede içtiğinin fotoğrafını paylaşır hale geldik.. Eskiden bu güzel şeyleri yaşadık. Şimdi ise insanlar aynı apartmanda birbirinin adını bilmiyor. Bu değişim, sadece şehirleşmeyle açıklanamaz. Bu, aynı zamanda bireyselleşmenin aşırıya kaçmasıdır.  İnsan artık kendine yetmek zorunda. Ama insan dediğin varlık, tek başına yaşayamaz.
Eskiden çocuklar sokakta büyürdü.
Şimdi çocuklar ekran başında büyüyor.
Bu değişim sadece teknolojik değil; aynı zamanda psikolojik bir kırılma.
Eskiden çocuk, mahallede kimlik kazanırdı. Her çocuğun şimdilerin dediği "kanka" tipi bir model ablası, model abisi vardı.  Şimdi ise algoritmaların içinde şekilleniyor. Karakterin oluşmaya başladığı yaşlarda elinde tablet, cep telefonu, savaş oyunlarını kahramanı, güçlü olanın ise hayranı oluyor.
Bir annenin “çocuğumu dışarı bırakamam” demesi, sadece bireysel bir korku değil; toplumsal güvensizliğin göstergesidir. Ve bu, en tehlikeli kırılmadır. Çünkü çocukluk değişirse, gelecek değişir.
Eskiden siyaset sertti ama dil daha kontrollüydü. Bugün ise siyaset sadece bir yönetim biçimi değil; aynı zamanda bir kimlik savaşı. İnsanlar artık fikirlerinden çok kimlikleri üzerinden tartışılıyor. Bu da toplumu ikiye bölüyor. “Biz” ve “onlar” dili, en büyük tahribatı burada yaratıyor. Dilin sertleşmesi, toplumun kırılmasına yol açtı. Jurnallemek, hasetlemek ve onlar bizim partiden değiller, öyleyse kötüler güvensizliğini oluşturdu. Halk kendini değersiz, ötekileştirilmiş hissetti, güven duygusu nasır bağladı. Bir toplum, içindeki güveni kaybederse ayakta kalamaz.

Bir kasabada yaşlı bir saatçi varmış.
Dükkânı küçücük ama içi saat doluymuş. Duvar saatleri, kol saatleri, köstekli saatler… Hepsi tıkır tıkır çalışırmış. Bir gün genç bir adam gelmiş.
“Usta” demiş, “benim saat geri kalıyor. Tamir eder misin?” Saatçi almış, bakmış.
“Bu saat bozuk değil” demiş. “Sadece sen acele ediyorsun.”
Genç adam anlamamış.
“Nasıl yani?”
Saatçi gülmüş.
“Eskiden insanlar saate bakardı, şimdi saat insanlara bakıyor. Sen zamanı değil, zaman seni yönetiyor. O yüzden hep geç kalıyorsun.”
Genç adam düşünmüş. Sonra sormuş. “Peki çözüm ne?”
Saatçi cevap vermiş.
“Zamanı tamir edemezsin evlat. Ama kendini yavaşlatabilirsin.”
Eski Türkiye anlatılırken aslında özlenen şey ne kuyruklar, ne yokluklar, ne de siyah beyaz televizyonlar. Özlenen şey şu.. İnsanların birbirine güvenebildiği bir hayat. Bugün mesele geçmişi övmek ya da bugünü yermek değil. Mesele şu soruyu sormak.
Biz neyi kaybettik?  Ve daha önemlisi…Onu geri kazanabilir miyiz?
Eskiden insanlar aynı ceketi yıllarca giyerdi ama gelecekten korkmazdı.
Bugün dolaplar dolu ama ceketlerin, paltalonların  cepleri boş,  para yok, alım gücü düşük, zihinler huzursuz.
Bilmem anlatabildim mi Reis!
17 Nisan 2026
Mustafa Temiz

YORUM EKLE