Yanıltıcı Enflasyon, Gerçek Hayatta Derinleşen Yoksulluk / Ahmet Orhan Yazdı...

Enflasyon rakamlarla makyajlanıyor, mutfakta gerçekler konuşuyor. Et, süt, pirinç ve makarna cep yakıyor; istatistikler susuyor. Emekliler geçinemiyor, ücretliler yoksullaşıyor. Bu tablo başarı değil, alarmdır.

Yanıltıcı Enflasyon, Gerçek Hayatta Derinleşen Yoksulluk / Ahmet Orhan Yazdı...

Enflasyon rakamlarla makyajlanıyor, mutfakta gerçekler konuşuyor. Et, süt, pirinç ve makarna cep yakıyor; istatistikler susuyor. Emekliler geçinemiyor, ücretliler yoksullaşıyor. Bu tablo başarı değil, alarmdır.

Bugün bir ekonomi haberleri portalında dikkatimi çeken bir karşılaştırma, Türkiye’de enflasyon tartışmalarının neden toplum nezdinde inandırıcılığını yitirdiğini bir kez daha gözler önüne seriyordu.

Bu çalışmada, 2025 Ocak ayında halkın sıklıkla tükettiği 17 temel ihtiyaç kaleminin, sayısı 10 bini geçen zincir marketlerin raf fiyatları ile bugünkü fiyatları karşılaştırılmıştı. Söz konusu listede, bulaşık deterjanı gibi tekil bir üründe yüzde 7’lik fiyat düşüşü olduğu, buna karşın et ve gıda grubunda yüzde 58 ile yüzde 73’ün üzerinde artışlar yaşandığı belirtiliyordu.

Ancak asıl sorun; bu ürünlerin aritmetik ortalaması alınarak yüzde 33 gibi “makul” görünen bir oran elde edilmesi ve buradan hareketle Aralık ayı sonu enflasyonu ile tüketici fiyatları arasındaki farkın yalnızca yüzde 3 olduğu sonucuna varılmasıydı.

Bu yaklaşım, matematiksel olarak mümkün olsa da iktisadi ve toplumsal gerçeklikle bağdaşmamaktadır. Zira fiyatı düşen istisnai bir ürünün, halkın büyük çoğunluğunun günlük harcamalarında ağırlığı yüksek olan et, süt ve gıda kalemleriyle aynı sepete konulması, gerçeği perdelemekten başka bir işe yaramaz.

Bu liste, halkımızın tüketim ve beslenme alışkanlıklarını örneklemede yetersizdir. Örneğin, geçen yıl aynı dönemde fiyatı 40 lira olan ve bugün 80 lira mertebesinde satın alınabilen baldo pirinç, görmezden gelinenler arasındadır. Bu ve benzeri örneklerin de dâhil edileceği, ağırlıklı tüketime dayalı bir hesaplamada hissedilen enflasyonun yüzde 50’nin çok üzerinde olduğu açıktır.

Nitekim bugün, ücretliler başta olmak üzere sabit gelirli kesimler açısından ciddi bir refah kaybı yaşandığı inkâr edilemez bir gerçektir. Dezavantajlı gruplar, geçtiğimiz yıllara kıyasla daha da yoksullaşmakta; gelir dağılımındaki adaletsizlik derinleşmektedir.

Ülke ekonomisini yönetenlerin bu tabloyu bilmemesi mümkün değildir. Ancak bilinen bu gerçeklere rağmen, enflasyonun yükünün; ranttan, spekülasyondan ve üretmeden kazananlardan değil, millî gelirden zaten düşük pay alan geniş halk kesimlerinden çıkarılması bilinçli bir tercihe işaret etmektedir. Tasarruf tedbirleri, adil vergi politikaları ve yüksek gelir gruplarına yönelik etkin tahsilat mekanizmaları yerine en kolay yol seçilmiş; yük yine toplumun sırtına bindirilmiştir.

Bugün gelinen noktayı anlamak için uzun analizlere gerek yoktur. Hükümetin görevi devraldığı dönemde Türk lirasından altı sıfır atılmış, Amerikan doları yaklaşık 1,5 TL seviyesindeydi. Aradan geçen 23 yılın sonunda dolar kurunun 40 TL bandını aşmış olması, bütün kaynaklar seferber edilmiş olmasına rağmen halkımız için ekonomik kazanımların ne denli sınırlı kaldığını göstermektedir.

Ortaya konan tabloyu bir “başarı hikâyesi” olarak sunabilmek için rakamlara takla attırmak gerekir. Ne yazık ki istatistik oyunlarıyla algı yönetimi yapılması konusunda iktidarın oldukça mahir olduğu da artık geniş kesimler tarafından görülmektedir.

Oysa bu gidiş, gidiş değildir. Toplumsal huzuru ve iç cepheyi güçlendirmek, baskılanmış rakamlarla değil, adil bir bölüşümle mümkündür. Meşhur atasözümüzde denildiği gibi: “Biri yer, biri bakarsa kıyamet kopar.” Bugün yaşanan tam da budur.

Fakirin zengine düşman olmadığı, insanların birbirine öfkeyle bakmadığı bir ülke için gelir uçurumunun makul seviyelere indirilmesi şarttır. Aksi hâlde ne ekonomik istikrar sağlanabilir ne de toplumsal barış korunabilir.

Bu nedenle gerçek çözüm; rakamları süslemekten değil, gerçeklerle yüzleşmekten, yükü adil biçimde paylaşmaktan ve emeğin hakkını teslim etmekten geçmektedir. İç cepheyi güçlendirmenin ve toplumsal barışı temin etmenin tek yolu budur.

7 Ocak 2026 

Ahmet Orhan

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER